Mehmet Ali Başaran 1 Ağustos 2026

Cezaevi Ziyaretleri

Mehmet Ali BAŞARAN1

“Birbirimizi sevmek zorunda değiliz, ama artık birbirimizin hukukuna bekçilik yapmak zorundayız. Kurtuluşumuz, öfkemize yenilmemekte, öteki gördüğümüz, hasım ve hatta düşman bildiğimize bile adalet borcumuz olduğunu unutmamaktadır.” (Mustafa Yeneroğlu, “Dortmund’daki ‘Vatan Haini Köpekler’ ve Fatih Altaylı’nın Hukukunu Savunmak”, Karar Gazetesi)

Avukatlık ruhsatımı aldıktan dört ay sonra, 25 Haziran 2012’de ilk kez bir cezaevinin kapısından içeri girdim. Avukat arkadaşlarım Kaya Kartal, Mehmet İzmir ve Ahmet Kılıç’la birlikte MAZLUMDER Cezaevleri Komisyonu adına Bolu F Tipi Cezaevi’ne ziyaret gerçekleştirdik. Burada İrfan Çağrıcı, Sabri Aktaş, Salih Baytap, Rıdvan Çağrıcı, İsmail Şah Balta ve Tamer Aslan ile görüştük.

Ziyaretlere başlarken nasıl bir yolu ne kadar yürüyeceğimizi şahsen öngöremiyordum. Cezaevi dediğin, sıkı güvenlik önlemlerinin hüküm sürdüğü demir, kapı, kilit ve betondan yapılma, kasvetli bir kapalı kutuydu. İçerisindeki insanların hiçbirini tanımıyordum. İşleyişe dair kitabi bilgiden dahi yoksundum. Neyle karşılaşacağımız hakkında pek bir fikrim yoktu. Gidip selâm verecek, kendimizi tanıtacak, hal hatır soracak, yaşadıkları bir hak ihlali varsa not alacak ve ortadan kaldırmak için çabalayacaktık. Plan buydu ve sonuna kadar sadık kaldık.

2012-2022 yılları arasında, bazen tek başıma, çoğunlukla meslektaşlarım, dostlarım Ahmet Kılıç ve Selim Murutoğlu’yla birlikte Bolu F Tipi, Kocaeli Kandıra 1 ve 2 No’lu F Tipi, Ankara 1 ve 2 No’lu F Tipi, Batman M Tipi, Tekirdağ 1 ve 2 No’lu F Tipi, Bandırma 2 No’lu T Tipi, İstanbul Silivri Cezaevi, Silivri 9 No’lu Cezaevi ve İstanbul Bakırköy Kadın Cezaevi’ne toplamda en az 40 defa ziyaret gerçekleştirmişizdir.

Bu ziyaretlerin 25’inin yazılı kaydını tuttum ve basın yoluyla paylaştım. Kurulan ve uydurulanlarıyla birlikte geniş bir örgütler mezarlığı manzarasına sahip Türkiye’de şu isim, kısaltma ve tamlamalara ait davalara ve dahasına mensup kişilerdi ziyaret ettiklerimiz: Umut, Selâm, Sivas, İslâmî Hareket, IŞİD, İBDA-C, Hizbullah, Hizbut Tahrir, KCK, PKK, FETÖ, ÇHD, Gezi…

28 Şubat sürecinde cezaevine düşmüş olup orada unutulan siyasi mahpuslardan başlayarak her kesime mensup tutuklu ve hükümlüyle görüşmeye çalışıyorduk ki 15 Temmuz 2016 sonrasında gelen OHAL dönemi, tutuklamaları adeta bir sağanağa dönüştürdü. Üç ay için ilan edilen OHAL her defasında üç aylığına tam yedi kez uzatılmıştı. (Resmen sona erse de fiilen daha uzun süre hükmünü sürdürecekti.) Zindanlar yetersiz kalınca içerdeki adli mahkûmlar apar topar salıverildi. Yerleri yeni siyasi mahpuslarla, bu arada farklı cenahlardan muhaliflerle doldu taştı.

15 Temmuz sonrası ülkenin üzerine çöken ağır korku ve baskı ikliminde ziyaretlerimizi kendi adımıza gerçekleştirmeye başladık. İnsanlarındehşet verici iftira ve ithamlarla rahatlıkla gözaltına alındığı ve tutuklandığı koyu karanlık bir zaman diliminde iktidar, Hukuk’un dışında cirit atıyordu adeta. İnsanların bir gece ansızın KHK’lı, sabahına sakıncalı, hain, terörist ilan edildiği “çılgın” atmosferde, her köşe başında bir “öteki”ne rast geliniyordu. İnsanlar arkadaşına, dostuna, akrabasına selâm vermeye çekinir hâle gelmişti. Muhbirlere, müfterilere, fesatlara gün doğmuştu. Zerre kadar hak hukuk bilinci olmayanlar, “yargı” dağıtsın diye yetkili mercileri ihbarlarla harekete geçiriyordu. Yargı mekanizmasının itibarının yerlerde süründüğü bir vasatta üstelik. Hayatımda ilk defa bu dönemde, yazdığım yazılardan dolayı meslektaş ve büyüklerimden uyarı mesajları almaya başladım. Yazılarım hayli dar bir çevrede, genel olarak da dışarıya kapalı uygulamalarda paylaşılıyor, dönüp duruyorken… İnsanlar endişelerini iletiyorlardı iyi niyetli biçimde: Bu yazılardan ötürü tutuklanabilirdim, dikkatli olmalıydım!

Radikal bir kötülük ve hukuksuzluk hâkimdi ülkeye. Bu zulme karşı tereddütsüz, net ve üst perdeden karşı koyuş ve dayanışma içinde olmak lâzımdı. Hiç değilse kelimelerle.

Biz olaylara ve kişilere adalet ve merhamet penceresinden, insan hakları formasyonuyla -ifade özgürlüğüne ve masumiyet karinesine hürmetle- bakıyorduk. “Kim olursa olsun, zalime karşı, mazlumdan yana” anlayışıyla hareket ediyorduk.

Yasaklar, duvarlar, kameralar, kapılar, kilitler ve gardiyanlarla örülü yüksek güvenlikli cezaevi kampüslerinde biz avukatlar, birkaç kapıdan geçip giriş kısmındaki “avukat görüşme odası”na kadar ulaşabiliyorduk ancak. Gelişme ve sonuçlar oradan sonra yaşanıyordu. Günün sonunda bizler ziyaretçiydik, misafirdik. Mahpuslarla, en az bir cephesi camdan, minik bir odada, gardiyanların yorgun-donuk bakışları altında görüşüyorduk. Bir mahpusun karşısına çoğunlukla iki avukat birlikte çıkıyor, ortalama bir saat sohbet ediyorduk.

Reforma olduğu kadar denetime de kapalı, dirençli yerler olan cezaevlerinde bir avukatın bir mahpusu ziyareti hiç değilse şu anlamlara gelir: Mahpus sahipsiz değil, burada olan burada kalmayabilir! Mahpus, uğradığı hak ihlalini akrabalarına, üzülmesinler diye anlatmayabilir. Mektuplar okunduğu için de dışarıya yazmaktan imtina edebilir. Ne var ki avukatı ile görüşmesi “hak ve özgürlükler”i akla, dile ve dahi gündeme getirir. Avukatların varlığının ve cezaevi, geri gönderme merkezi, nezarethane gibi yerlere ziyaretinin anlamına bu açıdan da bakmalı.

Bazı idareciler geniş bir keyfiyetin ayartısıyla veya ideolojik bir bağnazlıkla hak ve özgürlükleri pekâlâ kısıtlayabilir. Hele ki hukukun gözden çıkartıldığı sivil veya askerî darbe dönemlerinden geçiliyorsa, bu gasp kolayca, pervasızca gerçekleştirilebilir.

Geriye dönüp baktığımda hayatımda yaptığım en iyi işlerden birinin cezaevi ziyaretleri olduğunu gönül rahatlığıyla ifade edebilirim. Az biraz ilgili gördüğüm her meslektaşa, hukuk fakültesi öğrencisi arkadaşa da cezaevlerine gitmelerini tavsiye etmişimdir.

Cezaevi başka bir dünya. Zamanın başka bir debide aktığı farklı bir diyar, halen akıyorsa şayet. Durgun bir göle dönüşmüş veya donup kalmış, hatta çürümüş olabilir kimi zaman. İçerden gelenle dışarıdan gelenin buluşması ve baş başa, yüz yüze, göz göze, diz dize görüşmesi taze bir nefes, yaşam, hareket ve bereket getirir. Çok katmanlı özel bir karşılaşma alanıdır avukat görüşme odası.

Orada tanıştığım, görüştüğüm insanları, paylaştığım hüznü, kederi, direnişi, umutları ve umutsuzlukları, hayalleri ve hayal kırıklıklarını, çaresizliği, öfkeyi, burukluğu, yılgınlığı, hayıflanmayı, pişmanlığı, yalnızlığı, vakarı ve sevinci anlatmaya ciltler dolusu kitaplar yetmez. Buna yeltenmiyorum bile. Şu kadarını söyleyeyim:

Avukat görüşme odası olarak bilinen o yerler bazen kıraathane, bazen okuma salonu, bazen mescit, bazen dost meclisi, bazen aile çay bahçesi, bazen terapi odası, bazen atölye, bazen konferans salonu, bazen yazıhane, bazen arşiv odası, bazen ardiye, bazen bir kabristan köşesi olmuştur benim için.

Nasıl, neden, niye? Fonda fazlasıyla Türkiye! Bizi ayıran, bölen, parçalayan ve orada bir araya getiren Türkiye. Evlatlarına yaşattıklarından ötürü mütemadiyen helâllik alması gereken bir ülke Türkiye. Maruz kalan da maruz bırakan da aynı ülke. Aynı ülkenin vatandaşları. Altta kalanın canı çıksın!

“F Tipi Cezaevi” diye bir yerin varlığından haberdar olduğumda, yeni bir kelime daha ilişmişti kulağıma: Tecrit. Solculardan işitmiştim F Tipi cezaevlerinin tecrit anlamına geldiğini. Tecridin anlamını ise ancak cezaevi ziyaretlerinde görüştüğüm mahpuslardan, tecrübelerini dinlediğim vakit idrak edecektim.

Onlardan “mahkûm” diye bahsediyordum başlarda, bilmeden. Oysaki onlar “mahpus”tu. Hapsedilmişlerdi. Tutsak ve rehineydiler büyük oranda, bedenen, yer yer ruhen. Onlardan önce, hiç değilse onlarla birlikte düzeni ve yargılayanları hakkıyla (adil biçimde) yargılamak ve (layıkıyla) mahkûm etmek gerekiyordu. Doğru soruları sormayı bilmek… Bu, neden oldu? Hangi sebepler birleşerek bu sonuçları doğurdu?

24 Mayıs 2017 tarihinde Özgür Yazarlar Birliği’ndeki söyleşimiz üzerine Işık Ergüden, “Hapishane Çağı-Kapatılan İnsan” adlı kitabını benim için imzalarken şu notu düşmüştü: “Karşılaşma ve buluşma için teşekkür ve sevgiyle, hapishanesiz ve kitaplı günlere, Işık”

79 ila 91 yılları arasını cezaevinde geçirmiş çevirmen ve yazar Işık Ergüden, Fransızca, İngilizce ve İspanyolcadan iki yüzden fazla kitabı dilimize kazandırmış üretkenlik abidesi bir isim. Francisco Goya’nın bir gravürünün adını bölüm başlığı olarak kullandığı (“Tan barbara le sugeridad como el delito” / “Tutsaklık suçun kendisi kadar barbarcadır”) kitabında tecride dair şu satırlara yer vermiştir:

“Hapishane kurumu öncelikle bir özne olan insanı nesneleştirmeyi hedefleyen yapıdadır. Bunun için de kişiliği sakatlayıcı, benlik imgesini aşağılayıcı teknikler kullanır. Tecrit de bunların başında gelir. Mahpus bir yandan, dış dünyadan, yakınlarından, hayattan tecrit edilir, diğer yandan da mahpuslar birbirlerinden tecrit edilir. İyice daraltılmış bir mekânda, kendi zamanını dilediğince kullanma hakkı elinden alınan ve ilişkisizleştirilen kişi, kişiliksizleştirilmeye ve kültürsüzleştirilmeye, kendi evreninden kopmaya mahkûm edilmiş demektir. Bu durumun mahkûmlarda bir varoluş krizi yaratması hem benliklerini hem de bedenlerini ve zamanlarını yok etmesi, kişinin kendi benlik imgesinin değersizleşmesi, insanın bir posaya, ıskartaya dönüşmesi hedeflenir, umulur.”

25 yıl kapatıldığı cezaevinden tahliye olduktan sonra yayınladığı “İçerden Sesler” (2025) adlı kitabında Eyyüp Bozkurt benzer tespitleri farklı sözcüklerle derinleştiriyor. “İçeride” uzun yıllar kalmış, üstelik içerisi üzerine düşünmüş ve Türkçe yazmış insan sayısı ne yazık ki çok az. Şu satırlar kendisine ait:

“Uzun zaman dar bir mekâna kapatılan insanlarda bazı davranış bozukluklarının görülmesi kaçınılmaz. Zaman içinde hissetme/algılama ve idrak melekelerinde de olumsuz ve belki bazı kalıcı tesirlerin görülmesi de mümkündür.”

30 yıllık mahpusluğun ardından nasıl hayatta kaldığını anlattığı bir konuşmasına yazar Nevzat Güngör şu cümleyle başlamıştı:

“Ya ölürüm ya da deliririm diye düşündüm cezaevine atıldığımda.”

6-11 Temmuz 2025 tarihleri arasında Fas’ın başkenti Rabat’ta gerçekleştirilen Dünya Sosyoloji Kongresi’nde sunduğu “Yaşamak Yerine Yazmak” başlıklı tebliğde de benzer tespitler var:

“Tutsağın neredeyse her ânı kontrol altındadır, bir makinenin dişlileri arasında nefes alması bile ‘izne’ bağlanmaya çalışılır. Fakat bu sadece iktidarın bakan ve gören “göz”e dönüşmesi de değildir; “göz”ün yanında iktidar, yumruğa dönüşebilen “el”dir de! Gerek gördüğünde “hizaya sokmak” için ânında devreye girer. Aşırı katı kurallar ve izolasyon birleştiğinde -bedensel boyut bir tarafa- rûhen dağılmış bir kişi ortaya çıkar. Hannah Arendt’in dediği gibi tutsak artık “dünyasızlığa” aittir. Vüsat O. Bener’in edebî yazılarında tanımladığı “yaşamazlık” hâli de bu durumu ifade etmek için kullanılabilir. Nihayetinde bedenen yaşlanan tutsak, anlamlı bir geçmişe sahip olmadığı için iktidarın yarattığı “zamansızlık”ta rûhen aynı noktaya çakılıp kalır. Mevcut durumda tutsak, “çocuk yaşlı ya da yaşlı çocuk”tur; bu da ruhsal anlamda bir tür sakatlık hâlidir.”

Tuttuğum notlara binaen bahsettiğim 10 yıllık zaman diliminde sıraladığım cezaevlerinin daracık avukat görüşme odalarında aşağıdaki isimlerle görüştüm.

Açıkçası ben bir kısmını sadece artık ismen hatırlıyorum. Hafızamın derinliklerine doğru çekildiler sanırım. Birden fazla kez ziyaret ettiğim, mektuplaştığım, yazılarını veya kitaplarını okuduğum, tahliyeden sonra bir şekilde görüşme imkânı bulduğum veya Türkiye’nin az çok tanıdığı isimleri ise elbette unutmuyorum.

İçlerinden yalnızca biri, bir kez benden “olmayacak” bir şey istedi. Cezaevine masum ama yasak bir madde sokmamı rica etti kendisi için. Bunun nasıl olacağını da anlattı bana. Görünüşe göre riskli değildi. Tereddütsüz reddettim. Açıkçası moralimi bozmuştu bu istek. Kendimi de sorgulamadım değil: Nasıl oldu da bana böyle bir teklifte bulunabilmişti?

Bir karşılık beklemeksizin sürdürdüğümüz bu ziyaretler sırasında çokça hayır duası aldık. İnananlar için bunun kıymeti malum: “De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” Başkalarının bizim için ettiği, verilmiş sadaka yerine geçen o hayır dualarından söz ediyorum.

Yaşları, davaları, inançları, mizaçları bambaşka o insanlardan çok şey öğrendim cezaevlerinde. Hiçbiri ile avukat müvekkil ilişkimiz olmadı. Bazıları (Bekir Kaya, Behiç Aşçı, Selçuk Kozağaçlı, Barkın Timtik…) yaş ve tecrübe olarak benden ileride meslektaşlarımdı. Bir kısmı vakıf gibi adamlar, anıt gibi insanlar. Bu insanlar kitap gibi okunmayı hak eden büyük deneyimlere malik.

Halkın Hukuk Bürosu ve avukatlık pratiğinden çıkarılması gereken dersler olduğunu düşünüyorum. Tıpkı Danışman Hukuk Bürosu ve genç hukukçulardan olduğu gibi… Türkiye’nin, avukatlığı geçim kapısının ötesinde ulvi bir amaç için, bir sanat gibi icra edecek hukuk bürolarına ihtiyacı var. Ekol olacak, okul olacak bürolara.

Her ziyaret sonrası haksız yere tutsak edilmiş birilerini geride, mahpushanenin soğuk duvarları arasında bırakmanın hüznü ve mahcubiyeti gelir yakamıza yapışırdı. Gözümüz arkada kalırdı. Şahsen en çok da Selçuk Kozağaçlı gibi bir aksiyon ve hukuk adamını rehine olarak bırakmak ağrıma giderdi.

Onu hep Don Kişot’u andıran bir gezgin şövalye gibi hayal ederim. Araya 1.200 km ve pandemi girdikten sonra kendisiyle bir daha görüşme fırsatım olmadı. Muhabbeti, üslubu, muazzam ilgi ve alakaları, okumaları, kitaplara olan iştahı, sohbeti, mizahı, neşesi ve nevi şahsına münhasır kahkahaları ile onu özlüyorum.

Tutukluyken kendisini vekâletname olmaksızın ziyaret edebiliyorduk. Aradan geçen yıllarda hukuksuzluğu sürdürdüler ve hükümlü hâle geldi. Dolayısıyla, vekâletname veya yetki belgesi gerekti. Ne yazık ki sordum soruşturdum, bulamadım. Kendisine mektup da yazdım; fakat muhtemelen teslim edilmediği için cevap gelmedi.

Kat kat suskuyla kuşatma altına alınmış bir Selçuk Kozağaçlı geçiyor bu dünyadan sessiz sedasız. İçinde bulunduğu, kıyısından köşesinden geçtiği efsane hikâyeleri yazmaması, yalnızca bir meddah gibi, bir sahne sanatçısı gibi sağda solda anlatmakla yetinmesi beni ayrıca üzüyor. Kabahatler Kanunu’nda yeri olmalı bunun: Kayıt altına almadan bu dünyadan gitmenin. Bazı şeyleri bazı insanlar yazmadığında, onlar yok olacak ve dünyada önemli bir boşluk kalacak. (Kırılgan bir tez bu, farkındayım: Kime göre, neye göre önemli?)

Selçuk Kozağaçlı görüşme odasına her daim yanında defteriyle gelirdi. Her şeyi ayrıntılı not aldığı defterler tutuyordu özene bezene, çalışkan liseli kızlar gibi. Okuduğu kitaplardan altını çizdiği satırlardan, kimlerin ne zaman onu ziyarete geldiğine kadar türlü çeşit notlardır bunlar.

Görüşme odaları bizim için değil ama mahpus için bir nevi çarşı sayılır. Yan odalarda kimler var, dinleyemez ama görürsünüz. Onların gözü sıklıkla sağa sola kayar. Ya yeni birileriyle ya da eskilerle yeni bir vesile ile karşılaşır, elleriyle başlarıyla selâmlaşır, haberleşirler. Cezaevinin kısıtlayıcı ve bıktırıcı rutini içinde bu da az şey değildir.

Bir keresinde görüştüğümüz bir mahpus arkaya dönüp iki oda yanda tek başına duran mahpusa dikti gözlerini.

Sordum: Hayırdır abi, kimdir o?

Meclisi bombalayan pilot, dedi.

Bir anda irkildim!

Ahmet Altan’la görüşmelerimizi hatırlıyorum. Taraf Gazetesi günlerinden bu yana yazdığı her yazıyı, yaptığı her konuşmayı dikkatle okuyor ve dinliyordum. Kalemi güçlü büyük bir yazar olduğu nasıl tartışmaya kapalı ise cesareti de o denli hayranlık uyandırıcı bir isim. “Dünyayı Bir Daha Göremeyeceğim” adlı kitabını yazdığı hücresinden çıkıp bize babacan bir tavırla tecrübelerini aktarması, her şeye rağmen umut etmek ve direnmek gerektiğine dair net bir mesaj olarak okunmalı.

Abisi Mehmet Altan’ı daha akademik bir tavra, hoca üslubuna sahip bir yaklaşımla hatırlıyorum. Ahmet Altan bana daha bir “babasının oğlu” geliyordu. Onun karşısında bir okur olarak duyumsuyordum kendimi, abisinin karşısında ise öğrenci.

Üniversite yıllarında Ali Bulaç’ın kitaplarını okumuştuk. Tutuklanınca feci bir ötekileştirmeye maruz kalmıştı. Biz kendisini ziyaret ettiğimiz dönemde cezaevinden bir mahpus bana onun koskoca 7 ciltlik tefsirini göndermişti. Şaşırmıştım. Muhabbetini dahi yaptığımızı hatırlamıyorum. Muhtemelen cezaevinde onun kitaplarını bulundurmak kişiye baskı olarak geri dönebileceği için böyle bir tasarrufta bulunmuştu. Ali Bulaç, Müslümanların kendisine sahip çıkmadığından yakınıyor, açıkça sitem ediyordu. Hastalıkları da bir yandan, fırsatını bulmuş, hücum ediyordu.

Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu cezaevinde ziyaretimiz kendisine saygı duruşu anlamına geliyordu. Mazlumlar, ezilenler, kimsesizler için verdiği büyük mücadele her türlü takdirin üstündedir. Gergerlioğlu’nun varlığı başlı başına bir duruştur. İktidarın göbeğine ve mücavir alanlara menfaat kondurup geçmişini, halkını, yoksulları ve hak hukuk davasını unutanlara karşı bir uyarı, bir protesto. Çoğunluk bize başımızı önümüze eğme refleksini miras bırakırken Gergerlioğlu başımızı dik tutmamızı salık veriyordu haklı olarak.

Ben bu noktada Metin Önal Mengüşoğlu gibi düşünüyordum. Devletçi, milliyetçi, muhafazakâr, mukaddesatçı, sağcı bir çizginin halefi olarak görmüyordum kendimi en başından beri. Rahmetli Akif Emre’nin, “İktidarların ille de yanında olmak gerekmez, uzağında da olunur” ikazından ilhamla belirtmek isterim ki, devlete dost veya düşman olmak değil sağlıklı bir mesafede durmak gerekir. Bilhassa bizimki gibi devlet merkezli bir yaşamın muhkem olduğu toplumlarda. Durduk yere bu dünya imtihanını zorlaştırmanın ne anlamı var!

Silivri 9 No’lu Cezaevinde birbiri ardına gerçekleştirdiğimiz ziyaretleri takip eden, not alan gardiyanların adeta devreleri yanıyordu. Ceza infaz memuru deniyor yeni dönemde… Biri nihayet bana, “Siz ne ayaksınız” demeye getiren sorusunu içinde tutamayıp sormuştu.

“Hem Halis Bayancuk ile hem de Osman Kavala ile görüşüyorsunuz, kimsiniz siz, bu ne iş?”

Mazluma dinini, ideolojisini sormuyorduk. Velev ki bu insanlar suçlu olsunlar… Bir Ceza Avukatının Anıları adlı kitabın yazarı Faruk Erem’in veciz sözünü hatırlıyorduk: “Suçluyu kazıyınız, altından insan çıkar.”

Biz derin kuyulara atılmış o insanların hikâyelerine anlamak üzere kulak veriyor, dışarısı ile içerisi arasında gönüllü köprüler kuruyorduk. Bu, insanlığımızın gereği olduğu kadar mesleğimizin de zekâtıydı.

Madem bu ruhsatı almışım, Allah bana bu imkânı vermiş; burada imtihan oluyorum, o hâlde avukatlık kimlik kartının tanıdığı yetkiyi kullanayım, diyordum. O kart yüzünden mahpus eşleri, anneleri, babaları bizi adeta kıskanırdı. Onlar en yakınlarıyla çok sınırlı bir süre görüşebilirken biz neredeyse istediğimiz gün ve saatte, saatlerce sohbet edebiliyorduk.

Ahmet Sarı, “Edebiyatın İyileştirici Gücü”nü kaleme almıştı. Biz de avukatlığın iyileştirici gücünü kullanıyorduk böylece. Yine de, biri de çıkıp demiyordu ki “Avukatım, iyi ki varsın!” Toplumda kabul gören avukat algısından bahsediyorum. Ne yazık ki nahoş bir parantezden ibaret. Varsa yoksa: “Avukatlar yalancıdır, avukatlar paragözdür!”

Bazen cezaevinde ziyaret ettiğiniz bir mahpusun adına bir kitabın kapağında rastlarsınız; bazen yıllar sonra bir haberin içinde.

Şair Osman Erdemir “Etibeye Mektuplar” adlı şiir kitabıyla, Ahmet Şat “Din İnsandan Ne İster?” adlı araştırma inceleme kitabıyla, A. S Durmaz dört kitaplık fantastik romanları İlma serisiyle, Necdet Yüksel “Bedeli Zindanda Ödenen Sözler”le, Eyyüp Bozkurt cezaevlerine yıllara sârî bir bakışla kaleme aldığı “İçerden Sesler” adlı kitabıyla, Nevzat Güngör, başta “Körünoğlu” olmak üzere birbiri ardına yayınladığı büyük romanlarıyla, Tamer Aslan “İşi Bittiyse Ölmeli İnsan” adlı şaşırtıcı derecede başarılı, roman tadındaki anlatısıyla evlerimize konuktur.

“Şaşırtıcı” diyorum; çünkü ben dâhil kimse, hatta kendisi bile, Tamer Aslan’dan böyle bir eser beklemiyordu. Eh, gaz vermek kolaydı, peki ya sonrası? İş başa düşmüştü ve editörlüğünü ben yaptım, heyecan ve şevkle. Tamer Abi ile muhabbetimizin böyle bir kitapla taçlanmış olması benim için ayrıca bir mutluluktur. “Ben vuruldum, kendinizi kurtarın!” diye başlayan kitabın yazılış hikâyesi de birkaç koğuş hatta cezaevinde yılın olayı olmuştur.

Beklenmedik bir anda bir yerde bir şekilde karşınıza çıkar cezaevinde ziyaret ettiğiniz bir insan. Hayatın cilvesi mi yoksa algıda seçicilik mi? Yoksa pamuk ipliğine bağlı da olsa bir nevi akrabalık mıdır cezaevinde buluşmanın tesis ettiği?

18 Ağustos 2020 tarihinde bir haberde geçer adı: “Gazeteci Yazar Mehmet Ali Tekin İstanbul’da geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti.”

Mehmet Şahin, vefatının ardından “Bu Dünyadan Bir Mehmet Ali Tekin Geçti” başlığıyla kaleme aldığı yazıda ondan şu sözlerle bahsediyor:

“Mehmet Ali ile tanışıklığımız 1976 yılında Metin Yüksel’in kurduğu Fatih Akıncıları Derneği’nde olmuştu. Tam kırk dört yıl sürecek kader arkadaşlığımız da böylece başlamış oldu. Mehmet Ali’nin bendeki ilk izlenimi çok hızlı konuşan, çok hızlı hareket eden, ince hesaplardan uzak, Metin Yüksel’e ölümüne bağlı bir eylem ve görev adamı olduğuydu.”

Mehmet Ali Tekin’i ilk kez, tutuklu bulunduğu Bakü’den İstanbul’a getirilip Bakırköy Adliyesi’nde hâkim karşısına çıkartıldıktan sonra, cezaevine gönderilirken gördüm. Tarihi unutmak ne mümkün: 15 Temmuz 2016. O gece, her yanı hâlâ soru işaretleri ile kaplı o tuhaf darbe girişimi yaşandı. Çoğu kameralar önünde, canlı yayında, sokaklarda geçen, hayli çılgın bir 24 saatti ülkece yaşadığımız, başımıza gelen ve dank eden!

16 Temmuz Cumartesi sabahı Fatih Akıncılar Derneği’nde toplantımız vardı. Gittiğimde sadece Mehmet Şahin’i bulabildim. Bana kalırsa toplantıyı iptal etmek için ortada geçerli bir sebep yoktu. Sağlığımız yerindeydi, yollar açıktı, sokağa çıkma yasağı filan ilan edilmemişti; herhangi bir mücbir sebep yoktu yani.

Kendisi de cezaevinde kalmış Mehmet Şahin ile Bosna’da şehit düşen Selâmi Yurdan’ın abisi Recai Yurdan cezaevlerindeki mazlumlara yardım için bir çalışma başlatmıştı. Avukat olarak Ahmet Kılıç ve ben de çalışmalara katılıyorduk. Mağduriyetleri gidermek için kamuoyu oluşturmak, iktidarı harekete geçirmek, kimlerin hangi cezaevlerinde bulunduğunu tespit etmek, ailelerle irtibat kurup yardım etmek gibi çalışmalardı bunlar.

Ben şahsen açıktan yazıyor, konuşuyor, hak ihlallerini ortaya koyuyor, eleştiriyor; olması gerekenlere dair basın yayın yoluyla kamuoyu oluşturmaya çalışıyordum kendimce. Öte yandan -sayıları çok az da olsa- bazı meslektaşlarım, adları anılsın istemeyenler, cezaevleri ile yetkili merciler arasında mekik dokuyor, adil yargılanma hakkının kullanılması (yeniden yargılanma yolunun açılması) için yoğun çabalar sarf ediyorlardı, sessiz sedasız. Onlar takdir ve teşekkürü hak eden gizli kahramanlardı.

Bir kartta, bir mektupta, bir sohbette, bir telefonda ya da bir haberde geçerdi mahpusun adı.

27 Ağustos 2020 tarihli bir haberde mesela:

“Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) avukatlarından Ebru Timtik, beş ay önce girdiği ölüm orucunda hayatını kaybetti. Timtik, 238 gün önce adil yargılanma talebiyle açlık grevine başlamıştı.”

Ya da 1 Ağustos 2025 tarihli bir haberde:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, Madımak Katliamı hükümlüsü Adem Kozu dahil olmak üzere ağır suçlardan mahkûm edilen birçok kişinin kalan hapis cezalarını “sürekli hastalık, sakatlık ve kocama hâli” gerekçesiyle affetti.”

Hayatın cilvesi içinde farklı şehirlerde, farklı zamanlarda ama aynı küçük, dar ve çoğu zaman havasız görüşme odalarında karşılaştığımız, selâmımızı alan ve bize kendini açan, tecrübelerini aktaran nice insan…

Bu satırları o insana bir teşekkür amacıyla kaleme aldım.

Rıdvan Çağrıcı, İsmail Şah Balta, Tamer Aslan, Can Özbilen, Osman Erdemir, İrfan Çağrıcı, İsmail Uysal, Velit Bilen, Salih Baytap, Mehmet Beşir Varol, Necdet Yüksel, Ferhan Özmen, Abdülhamit Çelik, İbrahim Günaydın, Tahir Baran, Mehmet Kaya, Bülent Şakar, Rüştü Aytufan, Mehmet Ramazan Aydemir, Adem Kozu, Yusuf Polat, Osman Eken, İbrahim Günaydın, Nevzat Güngör, Selim Kaan, Serhat Selahaddin Tunç, Ahmet Şat, Mehmet Ali Şeker, Mahmut Uyan, A. S. Durmaz, Seyit Ertul, Altan Gülmez, Emin Koçhan, Selim Aydın, Mevlüt Kuşman, Burhan Kuş, Kamil Aşkın, Burhanettin Yalçın, Halil İbrahim Düzbiçer, M. Korkan Benlice, Mevlüt Karhan, Bülent Pamuk, İlhan Taşbey, Kadir Aydın, Davut İnan, Şehmus Yılmaz, Fevzi Demir, Ahmet Arslan, Ahmet Kurt, İbrahim Halil Alkan, Mehmet Emir Durgun, Selim Kaynak, Mehmet Kılıçarslan, Mustafa Kemal Saygı, Eyyüp Bozkurt, Mehmet Ali Tekin, Cihat Özbolat, Alparslan Kuytul, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Halis Bayancuk, Selçuk Kozağaçlı, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Osman Kavala, Bekir Kaya, Şahırmerdan Sarı, Yiğit Aksakoğlu, Nazlı Ilıcak, Barkın Timtik, Behiç Aşçı, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Mine Özerden…

Sürç-i lisan ettiysek affola.


  1. 1983 Trabzon doğumlu yazar ve avukat.
    Kitapları: Uzun Bir Cumartesi, 272, Ufak Tefek Şeyler, Sevimli Türkçe Sözlük, Kelebek ve Arı, Ceza Hikâyeleri, Kuzularla Saklambaç, Nasreddin Hoca’nın Bisikleti, Gazete Okuyan Tavuk. ↩︎