Mahpusluğun Öteki Tarafı: Demir Kapıların Önü
Ruhullah Sinan TENŞİ
Adaletin Gölgesinde Kalanlar
Cezaevleri üzerine konuşulurken genellikle içeridekilerden söz edilir. Kaç kişinin tutuklu olduğu, hangi suçlardan hüküm giydiği, cezaevi koşulları, infaz düzenlemeleri ve güvenlik politikaları tartışılır yani toplum açısından mahpuslar ve mahpuslarla ilgili konular istatistiki bilgiden öte değildir.
Fakat cezaevlerinin önünde bekleyen insanlar çoğu zaman bu tartışmaların dışında bırakılır. Oysa her cezaevinin önünde, görünmeyen bir başka toplumsal gerçeklik vardır. O gerçeklik; annelerin gözlerinde, çocukların sessizliğinde, eşlerin bitmeyen yolculuklarında ve ailelerin taşıdığı ağır yükte saklıdır.
Hukuk, cezanın şahsiliğinden söz eder. Buna göre işlenen suçun sorumluluğu yalnızca failine aittir. Ancak cezaevi kapılarının önünde yaşanan hayat, bu ilkenin pratikte ne kadar aşındığını göstermektedir. Çünkü mahpusluk çoğu zaman yalnızca bir kişinin değil, bütün bir ailenin hayatını kuşatan bir sürece dönüşmektedir.
Demir kapılar kapanırken içeride bir mahpus yaratılır. Ancak aynı anda dışarıda da görünmez mahpuslar oluşur. Ne bir mahkeme kararıyla ne de bir hâkim hükmüyle… Yalnızca sistemin doğal sonucu olarak.
Modern hukuk sistemleri cezayı bireysel bir yaptırım olarak tanımlar. Ancak ceza infaz mekanizmalarının sonuçları çoğu zaman toplumsaldır. Cezaevine giren kişinin ailesi ekonomik güvencesini kaybedebilir, sosyal çevresinden dışlanabilir ve uzun yıllar sürecek bir belirsizlik içinde yaşamaya mahkûm olabilir.
Bir babanın tutuklanması, çocuğun hayatında kapanması zor boşluklar yaratır. Bir annenin cezaevine konulması yalnızca onun özgürlüğünün kısıtlanması anlamına gelmez; aynı zamanda bir ailenin bütün dengelerinin sarsılması demektir. Bir eşin hüküm giymesi geride kalanların omuzlarına ekonomik ve psikolojik açıdan ağır yükler bindirir.
Bu durum tesadüfi değildir. Cezaevi sistemi, yalnızca mahpusu değil onunla ilişkili bütün toplumsal ağı etkileyen sonuçlar üretmektedir. Bu nedenle cezaevi meselesi yalnızca hukukçuların değil, sosyologların, psikologların, insan hakları savunucularının ve toplumun tamamının meselesi olmalıdır.
Güvenlik Politikalarının İnsani Maliyeti
Son yıllarda birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de güvenlik eksenli politikalar kamusal yaşamın birçok alanında belirleyici hâle gelmiştir. Ceza infaz sistemi de bu anlayıştan bağımsız değildir. Daha fazla cezaevi, daha yüksek duvarlar, daha sıkı denetim mekanizmaları ve daha katı infaz uygulamaları çoğu zaman kamu güvenliği adına savunulmaktadır.
Ancak güvenlik söyleminin gölgesinde kalan temel bir soru vardır: Bu politikaların insanî maliyeti nedir?
Bir toplum, güvenliği artırırken insan onurunu ne ölçüde koruyabilmektedir?
Bu soru özellikle mahpus yakınlarının yaşadığı deneyimlerde somutlaşmaktadır. Saatler süren yolculuklar, uzun bekleyişler, ekonomik fedakârlıklar ve sürekli bir özlem hâli, güvenlik politikalarının görünmeyen maliyetleridir. Resmî raporlarda yer almayan bu bedeller, her görüş gününde yeniden ödenmektedir.
Tecridin Duvarları Cezaevinin Dışına Taşarken
Tecrit çoğu zaman cezaevi içindeki bir uygulama olarak değerlendirilir. Oysa tecrit yalnızca dört duvar arasında yaşanan bir olgu değildir. Toplumun mahpus yakınlarına yaklaşımı da çoğu zaman bir tür sosyal tecrit üretmektedir.
Birçok aile, yakınlarının cezaevinde bulunması nedeniyle damgalanma korkusuyla yaşamaktadır. Bazıları komşularından uzaklaşmakta, bazıları iş yerlerinde ayrımcılığa uğramakta, bazıları ise çocuklarını koruyabilmek için sessizliği tercih etmektedir.
Bu sessizlik, bireysel bir tercih olmaktan çok toplumsal baskının sonucudur.
Suç bireysel olmasına rağmen, toplum çoğu zaman mahpusun ailesini de yargılamaktadır. Böylece hukuken şahsi olması gereken ceza, sosyal hayatta kolektif bir cezalandırma biçimine dönüşmektedir.
Çocuklar: Suçsuz Ama Bedel Ödeyenler
Cezaevlerinin en sessiz mağdurları çocuklardır.
Onlar ne mahkeme salonlarında savunma yaparlar ne de haklarında karar verilir. Ancak verilen her kararın sonuçlarını yaşamak zorunda kalırlar. Bir ebeveynin yokluğu yalnızca fiziksel bir eksiklik değildir; aynı zamanda duygusal, sosyal ve psikolojik bir boşluk yaratır.
Babasının ya da annesinin cezaevinde olduğunu bilen bir çocuk, çoğu zaman açıklayamadığı bir yük taşır. Okulda, arkadaş çevresinde veya gündelik yaşamda karşılaştığı sorulara cevap vermekte zorlanır. Bazen susar, bazen içine kapanır, bazen de öfkeyle tepki verir.
Toplumun ceza politikaları üzerine yaptığı tartışmalarda çocukların yaşadığı bu görünmez travmalar çoğu zaman yeterince dikkate alınmaz. Oysa adalet yalnızca suçluyu cezalandırmakla değil, masumları korumakla da ilgilidir.
Hasta Mahpuslar ve Vicdan Meselesi
Cezaevi tartışmalarının en kritik başlıklarından biri de hasta mahpuslardır. İnsan hakları örgütleri ve hukuk çevreleri uzun yıllardır sağlık hakkına erişim, tedavi süreçleri ve yaşlı mahpusların durumu konusunda çeşitli eleştiriler dile getirmektedir.
Bu tartışmalar yalnızca hukuki değil, aynı zamanda vicdani bir meseledir.
Bir toplumun ahlaki seviyesi, en güçlü olanlara nasıl davrandığıyla değil; en kırılgan durumda bulunan insanlara nasıl davrandığıyla ölçülür. Cezaevinde bulunan yaşlıların, ağır hastaların ve özel ihtiyaçları bulunan kişilerin durumu bu nedenle yalnızca bir infaz konusu değildir; insanlık onurunun sınandığı bir alandır.
Mahpus yakınlarının hikâyesi yalnızca acının hikâyesi değildir. Aynı zamanda sabrın, dayanışmanın ve direncin hikâyesidir.
Cezaevlerinin önünde bekleyen insanlar, çoğu zaman görünmez bir mücadele yürütür. Bir görüş günü için günlerce hazırlık yaparlar. Kısa bir telefon görüşmesini haftalarca beklerler. Bir mektubun ulaşmasını umut ederler. Bazen yıllarca süren ayrılıklara rağmen aile bağlarını korumaya çalışırlar.
Bu nedenle demir kapıların önündeki bekleyiş yalnızca bir özlem hâli değildir. Aynı zamanda insanın sevdikleriyle kurduğu bağı koruma mücadelesidir.
Adalet Kimin İçin?
Cezaevleri bir toplumun adalet anlayışını yansıtan aynalardır. Ancak o aynaya yalnızca içeriden bakıldığında eksik bir görüntü ortaya çıkar. Gerçek tabloyu görebilmek için demir kapıların önüne de bakmak gerekir.
Orada bekleyen anneler vardır.
Orada büyüyen çocuklar vardır.
Orada yoksullaşan aileler, yalnızlaşan eşler ve yıllarını yolculuklarda tüketen insanlar vardır.
Eğer ceza gerçekten şahsiyse, toplumun ve devletin kendisine şu soruyu sorması gerekir:
Bir kişiyi cezalandırırken kaç kişinin hayatını da cezalandırıyoruz?
Demir kapıların önünde bekleyenlerin hikâyesi, bu sorunun hâlâ tam olarak cevaplanamadığını göstermektedir. Ve belki de gerçek adalet arayışı tam burada başlamaktadır; duvarların ardında değil, o duvarların önünde bekleyen insanların gözlerinde.
Derin Bir Ayrımın Gölgesinde Mahpus Yakını Olmak
Hukuk sistemi açısından öyle bir “suçlu” çeşidi vardır ki, belki de sistem açısından en tehlikeli “suçlu” odur. Türkiye’de bu suçlu türüne siyasi suçlu denir. Siyasi suçlu diye tabir edilen kişinin yakalanma, soruşturma, yargılama ve cezanın infaz süreci adli suçlulara göre çok daha farklı bir biçimde ilerler. Özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda Siyasi suçlu diye tabir edilen kişinin ailesiyle birlikte yaşadığı evi bir gece yarısı operasyonu ile ağır silahlarla basılabilir (ki bu uygulama bugün de karşımıza çıkabilmektedir) ve bu eve örgüt evi muamelesi yapılabilirdi. Yetmezmiş gibi ailesinin gözleri önünde işkence edilerek emniyete götürülebilir ve polis bu evde ağır silahlarla kamp kurup eve her gelene örgüt üyesi muamelesi yapabilirdi. Evi basılan siyasi suçlu aylarca işkence altında kalarak ailesine hiçbir bilgi de verilmeyebilirdi. Hukukun kadim kurallarından bir tanesi olan “Suçun şahsiliği” ilkesi daha ilk andan itibaren ayaklarına altına alınmaya başlanmış olurdu.
Karanlık bir döneme girdiğiniz günlerinde bunu yaşadıysanız siz artık bir siyasi mahpus yakını olmaya adaysınız demektir ve çoğunlukla adaylığınız tescillenir ve bir anda bir siyasi mahpus yakını oluverirsiniz. Önünüzde artık uzun ve çileli bir yol vardır. Bu yol kimi zaman cezaevi yoludur kimi zaman mahkeme yoludur. Derken yargılama başlar hem de yakını olduğunuz kişi Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanır.
Yargılama süreci başladığında ailenin içinde bir miktar umut ama daha çok endişe duyguları salınarak gezer. Umut diyorum çünkü aile, gözaltına alınan ferdinin aslında tümüyle masum olduğuna inanır ve bir sonra ki duruşmada tahliye edileceğine dair inancını uzun yıllar süren yargılama içerisinde ki her duruşmada yeniler. Endişe ise adalet sistemine olan inancın yıkılmasından dolayı ayrıca gözaltı ve sorgu süreçlerinde ki haksız hukuksuz ve dahi vicdani-insani tüm erdem ve değerlerden yoksun uygulamalardan kaynaklı olarak ferdine uzun süren bir mahpus hayatının biçilmesinden dolayı yıllar yılı endişe taşır ki iflasın eşiğinde olan hukuk sisteminin, adıyla nam salmış “28 Şubat” brifingli yargısının eline düştüyseniz vay halinize. Sonrasında bünyesinde askeri hâkim ve savcıların yer almasından ve hukuka aykırı birçok “brifingli” kararlar veren Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmış olsa da bu mahkemenin verdiği kararlarla nice hayatlar solmuş oldu. Ancak garabet, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılmasıyla bitmemiş, yerine gelen özel yetkili mahkemeler ise yeni hukuk katliamlarına imza atmıştı. Yani Devlet Güvenlik Mahkemeleri yapısında küçük değişiklikler yapılarak ve adı değiştirilerek “Hukuk Sistemine” küçük bir makyaj yapılmış oldu.
Şubat Soğuğunda Demir Parmaklıklar Daha Soğuk Olur
Bir mahpus yakını için cezaevi süreçleriyle ilgili çok şey yazılabilir, konuşulabilir ve hatta filmler bile çekilebilir. Öyle yaşanmışlıklar vardır ki anlatılırsa eğer birkaç sezonluk dizi bile çekilebilir. Ancak bir siyasi mahpus yakını için öyle zamanlar vardır ki hiçbir “sanatsal” veya “düşünsel” çalışma o zamanları ifade etmekte yeterli olamaz.
28 Şubat dönemleri yıllar yılıdır konuşulur. Hatta her yıl 28 Şubat’ta yıl dönümü münasebetiyle STK’lar basın açıklaması yapar bazı yazar-çizerler o döneme atıfla analizler yapıp 28 Şubat’ı unutturmamaya çalışır hülasa-i kelam o günlerin edebiyatı yapılır. Ancak mahpus yakınlarının hafızasında ise o kaos günlerinde görülen zulüm ve ezalardan öte korku duvarlarına toslamış dostlarının tavırları kalmıştır. “Müslüman Siyasi Mahpus” yakını olmak o günlerde cüzamlı muamelesi görmek için yeterli bir sebepti. Çünkü mahpus yakını Mahpus yakını olmasından dolayı polis gözetiminde olabilir, takip ediliyor olabilirdi ve bu nedenle kendisiyle kurulan her ilişki; memursa işinden olmasına, esnafsa vergi memurlarının bazı yerlerde belediye zabıtasının tepesine binmesine sebep olabilirdi. Nihayetinde toslanan bu korku duvarları, vicdanın sesini bastırarak sistemin ezip geçtiği mahpusu ve yakınını bir selâmdan bile mahrum kalmasına sebep olurdu. Aliya İzzetbegoviç’in “Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır” sözü tam da bu durumu ifade ediyor olsa gerek.
Hak İhlalleri Bağlamında Mahpus Yakını Olmak
Hak ihlalleri konusu devlet karşısında korumasız olan her bireyin hayatının her alanında mütemadiyen karşı karşıya kaldığı bir olgudur. Hukukun üstünlüğü yerine güçlünün hukukunun üstün olduğu her düzende hak ihlalleri bir olay olmaktan çıkar bir olgu haline dönüşür. Haksız ve hukuksuz ve hatta mesnetsiz yere onlarca yıl mahpusluk çekenlerin yakınları da bu düzenden nasibini alır. Özellikle siyasi mahpus yakınıysanız hayatınızın birçok evresinde “Sakıncalı Piyade” muamelesi görmeniz kaçınılmazdır. Bazen basit bir GBT kontrolünde, bazen okul hayatınızda, bazen sıradan bir işinizi göreceğiniz resmi bir dairede Siyasi Mahpus Yakını olduğunuz yüzünüze çarpılabilir ve maruz kaldığınız muamele “ötekinin” gördüğü bir muameledir.
Ancak her hafta gittiğiniz görüş gününde adli mahpuslardan farklı olarak ta birtakım uygulamalara maruz kalabilirsiniz. Örneğin bazı görevliler size daha sert davranabilir veya ne kanunda ne de yönetmelikte olmayan keyfi bir uygulamayı önünüze koyabilir. Onlarca güvenlik önleminden geçip görüş alanına vardığınızda bazı görevliler tarafından görüş esnasında sık sık sözlü tacize de uğrayabilirsiniz. Veya evladınızı dedesini ziyarete götürdüğünüzde yanınızda olan bir bebek battaniyesi “Güvenlik” gerekçesiyle elinizden alınabilir. Onlarca hukuksuz uygulamalardan birkaç tanesi olan bu uygulamalara itiraz ettiğinizde ise ya mahpus olan yakınınızın kantin hakkı türlü bahanelerle engellenir veya olay büyürse bizzat siz savcılık soruşturması geçirebilirsiniz. Bu iki yöntemden birini uygulamak ise tamamen orada ki görevlilerin vicdanına kalmıştır.
Mahpus Yakınlığı ve Seyahat İlişkisi
Uzun süreli bir mahpus yakınıysanız eğer ülkede iş, eğitim ve seyahat amaçlı gezdiğiniz şehirler dışında mutlaka birkaç şehir daha göreceksiniz demektir. Çünkü mahpus yakını olmak aynı zamanda şehir şehir gezmek demektir. Görüşe gittiğinizde kayıt yapmak için kimliğinizi uzattığınızda görevli tarafından yakınınızın başka bir cezaevine sürgüne gittiğini öğrenmek her an mümkündür. Bunu öğrendiğiniz vakit kafanızda şimşekler çakar çünkü nakil şartları öylesine kötüdür ki yakınınızın bu ağır şartlara nasıl dayandığını-dayanacağını düşünmeye başlarsınız. Örneğin önceden haber verilmeksizin Muş Cezaevinden Edirne cezaevine sürgün edilen mahpusun sabah çok erken saatlerde hücresine-koğuşuna gelinir sadece küçük valiz toplamasına müsaade edilir ve elleri kelepçeli Ring aracıyla kuru bir bank üzerinde saatler hatta bazen günü aşan yolculuklarla gideceği cezaevine varır. Molalarda güvenlik gerekçesiyle araçtan indirilmez, ihtiyaçları karşılanmaz tam eziyet seyahati yaşatılır. Ayrıca başka mahkûmlar varsa ring aracında ve onlarda yol üzerinde ki başka cezaevlerine nakil edilecekse bu eziyet resmi prosedürlerden ve zaman kaybından dolayı katlanmış olur. Yanına diğer eşyalar ve varsa hesabındaki parası da verilmez. Bir mahpus yakını olarak bunları bildiğiniz için içinizi sıkıntılar basar ve bir an önce yakınınızın gittiği cezaevini arayıp görüş gününü öğrenip ilk görüş gününde yollara düşersiniz.
Ayrıca şehir şehir gezen mahpusu yakınları bazen evlerini de o şehre taşır hele ki içeride ki mahpus bir aile babasıysa şehir değiştirme fikri daha ağır basar. Dolayısıyla mahpus yakını iç göç sosyolojisinin bir parçası haline geliverir. Yeni taşınılan şehre alışmak yeni bir düzen kurmak ise ayrıca meşakkatli bir süreçtir. Bu süreç başlı başına bir süreç olduğu için ayrı bir yazının konusu olabilir.
Mahpusluğun Öğrettikleri
Cezaevleri Hz. Yusuf kıssasına atfen İslami camia içerisinde Medrese-i Yusufiye olarak da anılır. Cezaevi bir mahpus için zamanın bolluğundan dolayı okuma faaliyetleri açısından bulunmaz bir fırsattır ayrıca içeride farklı kültürel faaliyetler de yürütülebilir. Mahpus yakınları içinde bir eğitim sürecinden söz edilebilir. Bu eğitim süreci okuma faaliyetinden ziyade yaşayarak ve tecrübe ederek tamamlanır. Örneğin eşini cezaevi kapısının ardına göndermiş bir kadın çocuklarının hayatını idame ettirmek ve eşini içeride kimseye muhtaç etmemek için iş hayatına atılıp iaşesini temin etmek zorunda kaldığında iş hayatının kurallarını öğrenmiş olur. Babasını cezaevi kapılarının ardına gönderen bir çocuk babasından alması gereken hayata dair birçok eğitimi düşe kalka kendisi öğrenmek zorunda kalabilir. Bu örnekleri, yaşanmış örnekleri vererek çoğaltmak mümkün ancak mahpus yakınlarının yaşayarak ve tecrübe ederek öğrendiği hayata dair birçok şey onları çok daha güçlü kılar. Bu nedenle Medrese-i Yusufiye’nin tek öğrencisi mahpuslar değil, mahpus yakınları da bu mektebin bir öğrencisidir.
Hukuk ve Mahpus Yakını olmak
Dünyanın hiçbir coğrafyasında ideal bir adalet sisteminin uygulandığını söylemek mümkün değildir. Teoride mümkün olsa da ideal bir adalet sistemi inşa etmek ütopik bir söylem olur. Ancak hukukun bazı temel ilkeleri vardır ki; bu ilkeler kadim ilkelerdir. Bu ilkeler; Hukukun üstünlüğü, lekelenmeme hakkı, masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı, tarafsız ve bağımsız yargı ilkesi, yaşam hakkı, Suçun şahsiliği ilkesi vb. gibi ilkelerdir. Ancak yazımızın başında da belirttiğimiz gibi Hukukun üstünlüğünün değil güçlünün hukukunun egemen olduğu bir düzende bir mahpus için bu ilkelerin bir kısmı veya tamamı ihlal edilebilir. Çünkü artık hukuk, adaleti sağlayan bir yönetim aygıtı olmaktan çıkmış otoritenin elinde bir sopaya dönüşmüştür. Bir mahpus yakını için ise ihlal edilen İlk ilke “suçun şahsiliği” ilkesidir. Çünkü artık o bir “Sakıncalı piyadedir bir artık ötekidir” ve mahpus yakını olmak hayatının her alanında karşısına çıkacaktır. Kimi zaman devlet dairelerinde, kimi zaman eğitim gördüğü okulda, kimi zaman bir iş başvurusunda, kimi zaman ise durumu öğrenen kapı komşusu tarafından ötelenecek veya şüpheli bakışlara maruz kalacaktır. Mahpus yakınlığı bu bağlamda tepeden tabana inen bir negatif ayrımcılık olgusudur.
Özgürlüğe Atılan İlk Adımlar
Özgürlük… Çoğunlukla bu kavram mahpusluktan tahliye edilen mahpus için kullanılır ancak özgürlüğe kavuşan sadece mahpusun kendisi değildir mahpus yakını da özgürlüğün tadına varır. Arada metrekare ve mekan farkı olsa da mahpus yakını da tahliye edilmiş olur. Uzun süren cezaevi yollarından, stresli görüşlerden, mahkeme kapılarından, cezaevi yönetiminin hukuk tanımaz uygulamalarından, hasretlikten, Ramazan oruçlarını sevdiğinden ayrı geçirmekten, bayramlarda ki burukluktan, çoğunlukla kimsesizlikten, kimisi için babasızlıktan, kimisi için evlatsızlıktan, kimisi için yarinden ayrı düşmekten de tahliye edilir. Mahpus yakını için yeni bir serüven başlar o da içeride ki yakınını, hayat akıp giderken mahrum kaldığı hayatın her güzelliğini gösterme ve de hayata adapte etme çabasıdır…
