ozgurcedergi 1 Ağustos 2026

Hayata Dönüş Operasyonları: Öldürerek Kurtardılar!

1Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, cezaevlerindeki infaz rejimleri ve hak ihlalleri iddiaları üzerinden şekillenen büyük krizlere sahne olmuştur. Bu krizlerin en fazla derinleştiği dönemler, toplu açlık grevleri ve ölüm orucu eylemlerinin yaşandığı 1996 ve 2000 yıllarıdır. Kamuoyunda sıklıkla birbirine karıştırılan bu iki büyük kriz, esasen farklı hükümet yaklaşımları ve radikal biçimde ayrışan sonuçlar barındırmaktadır. Her iki süreçte de ölümlerin önüne geçilmesi amacıyla sivil toplum, aydınlar, yazarlar ve siyasetçilerden oluşan “arabulucu heyetleri” kurulmuş, bu heyetler mahkûmlar ile devlet mekanizmaları arasında mekik diplomasisi yürütmüştür.

1996 Ölüm Oruçları ve Erbakan Hükümeti Dönemi

1996 yılındaki cezaevi krizi, Necmettin Erbakan başbakanlığında kurulan Refah Partisi – Doğru Yol Partisi (REFAHYOL) koalisyon hükümeti dönemine denk gelmiştir. Krizin fitilini ateşleyen gelişme, dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan tarafından yayımlanan ve kamuoyunda “Mayıs Genelgesi” olarak bilinen idari karardır.

Bu genelge, siyasi tutuklu ve hükümlülerin koğuş sisteminden tecrit esasına dayalı Eskişehir E Tipi Cezaevi’ne (mahkûmlarca “tabutluk” olarak adlandırılan) zorunlu sevk edilmesini, ziyaretçi ve sosyal hakların kısıtlanmasını öngörüyordu.

Bu uygulamaya karşı cezaevlerinde başlatılan açlık grevleri kısa sürede ölüm orucuna dönüştü. Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın eylemlerin ilk haftalarında yaptığı “Cezaevleri dört yıldızlı otel değildir” açıklaması ve eylemcilerin “gizlice yemek yediklerine” dair iddiaları tansiyonu daha da tırmandırdı. 

Eylemlerin 60’lı günlere ulaşması ve ilk ölüm haberlerinin gelmesi üzerine, toplumsal infiali önlemek adına dönemin önde gelen aydınları ve sivil toplum temsilcileri insani bir sorumluluk üstlenerek arabuluculuk müessesesini hayata geçirdi.

Bayrampaşa Cezaevi başta olmak üzere kriz merkezlerinde mahkûmlarla doğrudan görüşen ve Adalet Bakanlığı ile müzakere yürüten heyette yer alan isimler şunlardır: 

Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Eşber Yağmurdereli, Oral Çalışlar, Mukadder Başeğmez (Dönemin Refah Partisi İstanbul Milletvekili)

1996 heyetinin yürüttüğü süreç başarıyla sonuçlanmıştır. Aydınların cezaevinde ölüm sınırındaki mahkûmlara “Yaşamanızı istiyoruz” çağrısı yapması ve hükümetin Eskişehir sevklerini durdurup genelgeyi fiilen askıya almayı kabul etmesi üzerine, eylemler 69. gününde, 12 kişinin hayatını kaybetmesinin ardından uzlaşıyla sonlandırılmıştır. Bakan Kazan her ne kadar ilk açıklamalarıyla gerginliği artıran isim olmuşsa da verilen siyasi tavizle krizin çözülmesinde rol oynamıştır. Başbakan Erbakan’ın ise arabulucu heyetinden gelen “Birçok genç bu geceyi çıkaramayacak” telefonuna iddiaya göre “Peki. Bu gece Kadir Gecesi. İsteklerini kabul ediyoruz.” cevabını vermiştir. Bu cevap insani hasletlerin devlet aygıtının karşı konulması zor gücü karşısında nasıl gidişatı değiştiren bir rol oynayabildiğini göstermektedir. 

Bu uzlaşı, sivil arabuluculuğun Türkiye yakın tarihindeki en somut başarılarından biri olarak kayda geçmiştir.

2000 Ölüm Oruçları ve “Hayata Dönüş” Operasyonuna Giden Süreç

2000 yılı sonbaharında başlayan kriz ise Bülent Ecevit Başbakanlığındaki DSP-MHP-ANAP (ANASOL-M) koalisyon hükümeti (57. Hükümet) döneminde gerçekleşti. Adalet Bakanlığı koltuğunda Hikmet Sami Türk bulunuyordu. Krizin temel nedeni, devletin koğuş sistemini tamamen tasfiye ederek, “F Tipi” olarak adlandırılan 1 ve 3 kişilik oda/hücre sistemine geçiş kararlılığıydı. Mahkûmlar, F tipi cezaevlerinin mutlak bir tecrit ve kimliksizleştirme politikası olduğunu savunarak geniş çaplı bir ölüm orucu eylemi başlattı.

1996’daki uzlaşma modelinin bir benzerini işletmek amacıyla 2000 yılı aralık ayında daha geniş ve kurumsal çeşitliliğe sahip yeni bir arabulucu heyeti oluşturuldu. Heyet, Adalet Bakanlığı’nın da resmi bilgisi dahilinde Bayrampaşa Cezaevi’nde günlerce sabahlara kadar süren müzakereler yürüttü. Bu heyette yer alan başlıca isimler şunlardı:

Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Orhan Pamuk, Mehmet Bekaroğlu (Dönemin Fazilet Partisi Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi), Can Dündar, Oral Çalışlar, İstanbul Tabip Odası ve TMMOB Temsilcileri

Sürecin Tıkanması ve Operasyon Kararı

2000 yılındaki müzakerelerde heyet, tecrit kaygılarını gidermek adına F Tipi cezaevlerinin mimari ve sosyal yapısında değişiklikler öngören, mahkûmların ortak alan kullanımını genişleten formüller (üç kapı, üç kilit formülü vb.) üzerinde yoğunlaştı. Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün “F Tipi cezaevleri açılmayacak, toplumsal mutabakat aranacak” yönündeki açıklamaları umut yaratsa da arka planda devletin güvenlik bürokrasisi (İçişleri Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı) müdahale planlarını çoktan tamamlamıştı.

19 Aralık 2000 tarihinde, arabulucu heyetinin müzakerelere devam ettiği ve tarafların uzlaşmaya en yakın olduğu iddia edilen bir evrede, müzakereler aniden kesildi ve 20 cezaevine birden ironik bir şekilde “Hayata Dönüş Operasyonu” adı altında askeri müdahale gerçekleştirildi. Operasyonlar neticesinde 2 asker ve 30 mahkûm hayatını kaybetti, yüzlerce mahkûm yaralandı ve kalıcı sakatlıklar yaşadı.

İstanbul Barosu gibi kurumların arabuluculuk talepleri de kabul edilmedi.

2000 yılındaki heyette meclis adına yer alan Mehmet Bekaroğlu, sonraki yıllarda verdiği mülakatlarda ve yazdığı yazılarda sert ithamlarda bulunmuştur. Bekaroğlu, devletin ve hükümetin kendilerini “oyaladığını”, arabuluculuk heyetinin cezaevindeki mahkûmları yumuşatmak ve operasyon için zaman kazanmak amacıyla kullanıldığını ifade etmiştir.

Bekaroğlu, “Biz mahpuslarla devlet görevlileri arasında sorunu çözmeye çalışırken, burada bir an evvel ölüm oruçları bitsin diye uğraşırken, aynı devletin farklı birimleri, güvenlik birimleri, ceza ve tevkif evleri, operasyona karar verdi”2 diyerek devlet bürokrasisinin samimiyetsizliğini vurgulamıştır.

Her iki süreçte de yer alan Oral Çalışlar, F Tipi cezaevlerine geçiş sürecini anlattığı yazılarında Yaşar Kemal’in cezaevi koridorlarında ağlayarak gençlere “Ölmeyin, yaşayın, bize izin verin bu işi çözelim” diye yalvardığı anları aktarır. Çalışlar’a göre devlet içindeki “şahin” kanat, aydınların barışçıl çözüm üretmesinden rahatsız olmuş ve uzlaşmayı sabote etmiştir.3

İki heyette de yer alan Livaneli ise hayal kırıklığını dile getirir. 

“…Aradan dört yıl geçti. Bu kez yine ölüm oruçlarında, arabulucu olarak hapishaneye gittik. Çünkü hükümetin verdiği sözler tutulmamıştı. Yine genç insanlar ölüm döşeğindeydi. Aynı süreç yaşanıyordu ama bu sefer Başbakan Erbakan değil Bülent Ecevit’ti. … Sonuçta “dinci Erbakan” genç ölümlere yol açmamış ama “solcu-şair Ecevit” katliam emri vermiş oldu. Bunları anlatmak tarih önünde benim namusum ve sorumluluğumdur.”4

27 Temmuz 1996 tarihli Cumhuriyet ve Milliyet gazeteleri “Cezaevlerinde Uzlaşma” manşetleriyle aydınların başarısını duyururken, 20 Aralık 2000 tarihli gazeteler ise “Devlet Girdi, Kriz Bitti” gibi manşetlerle askeri operasyonu meşrulaştırmaya çalışan resmi söylemleri taşımıştır. Bu iki farklı duruş, medyanın krizlerdeki rolünü de gözler önüne sermektedir.

O dönem medyada önemli konumlarda yer alan isimlerin de şahitlikleri dikkat çekicidir. Dönemin önemli aktüel siyaset programı 32. Gün’ün Yayın Yönetmeni Rıdvan Akar, Hayata Dönüş Operasyonu’nun her şeyiyle planlanmış medyatik bir operasyonu da içerdiğini, kendisi de dahil olmak üzere televizyoncuların bu sürecin parçası olduklarını söylemiştir. Akar, “Gazeteciler, 19 Aralık operasyonunda manipülasyonun bir aracı haline geldiler. Gazete ve televizyon yönetimlerinde de mahkûmlar lehine haber yapılması otosansüre tabi tutuldu.” demiştir.5

O dönem Star TV Haber Merkezi’nde editör olarak görev yapan Mehmet Güç de Rıdvan Akar’ı desteklemektedir:

“Operasyonların televizyonlara yansıması ise, öncesindeki haberlerin devamı gibiydi. Tüm haberler resmi ağızlardan gelen bilgilere dayanıyordu. Zaten öncesinde, cezaevlerinin bir silah deposu olduğuna ilişkin haberler yapıldığı için, operasyon sırasında “Tutuklular ateş açtı… Kaleşnikofla ateş ediyorlar… Çatışma çıktı… İki askeri öldürdüler…” gibi resmi açıklamalar da televizyonlarda kolaylıkla haber oldu.

Çok sonra bu tür silahların olmadığı, ateş açılmadığı, çatışma çıkmadığı, iki askerin yine askerlerin ateşiyle can verdiği anlaşıldı ama iş işten geçmiş, askerlerin bomba atarak, ateş açarak başlattığı operasyonda 30 tutuklu ve hükümlü ölmüştü artık. Devletin medyayı manipülasyon aracı olarak kullandığı tarihsel bir olaydı.”6

1996’da arabulucu heyeti çabaları, siyasi iradenin olumlu yaklaşımı ve geri adım atabilme esnekliği sayesinde siyasi bir çözüme ulaşılabilmiş ve büyük bir katliam önlenmiştir. Buna karşın, Ecevit hükümeti döneminde arabulucu heyeti yine iyi niyetli çalışsa da devletin F Tipi’ne geçiş kararlılığı askeri ve sivil bürokrasinin yoğun baskısı neticesinde katliam engellenememiştir. Yıllar sonra Bayrampaşa Cezaevi’ne yapılan operasyon sırasında müdahale sınırını aşıp 12 mahkûmun ölümüne, 29 mahkûmun yaralanmasına neden olmak suçlamasıyla yargılanan sanıklar zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle ceza almamışlardır.7


  1. Pazartesi Dergisi, Ocak 2001, Sayı 70, sayfa 2 ↩︎
  2. https://t24.com.tr/gundem/hayata-donus-operasyonunun-10-yili-istanbul-aa,117768?_t=1783950584145 ↩︎
  3. Oral Çalışlar, Cezaevi Günleri: Aydınlar ve Mahkumlar Arasında, Günizi Yayıncılık, s. 84-89 ↩︎
  4. https://www.t.livaneli.net/2010/11/27/erbakan-ecevit-ve-olum-oruclarinin-arka-plani/ ↩︎
  5. https://bianet.org/yazi/hayata-donus-un-medyasi-134836 ↩︎
  6. https://bianet.org/yazi/hayata-donus-un-medyasi-134836 ↩︎
  7. https://bianet.org/haber/mahkeme-zamanasimi-dedi-hayata-donus-operasyonu-davasini-dusurdu-313622 ↩︎