Cezaevine Dair Bir Hasbihal…
Abdulselâm DURMAZ
Gözaltından cezaevine giderken yaşadığım garip ve karmaşık duygular dün gibi aklımda… Adliyeye götürüldüğümüz aracın camına başımı yaslayıp dışarı izlerken, yoğun işkenceden çıktığım binanın hemen dışında insanların gülüp eğlenmesi veya bir şey olmamış gibi normal hayatlarına devam etmesi beni şaşırtmıştı. Biliyorum, hayatın normal akışı… Ama nedense o an çok garipsemiştim… Bu başka bir histi, başka bir gariplik hali… Belki tanımama belki yabancılık… Hemen kenarında yürüdükleri duvarın ötesinde yükselen acı çığlıklardan insanların bihaber yürümelerini belki de kabahatli bulmuştum. Nasıl duymazlar, nasıl bilmezler diye… Sonra kim bilir şu an dünyanın hangi köşesinde böyle haberdar olmadığımız, ne zulümler yaşanıyor diye geçirmiştim içimden…
Adliye, mahkeme derken yüksek duvarlar ve dikenli tellerle çevrili yeni bir dünyanın kocaman demir kapılarından girerken de aynı gariplik vardı içimde… Bundan sonra bu küçük yeni dünyamıza dair göreceğimiz her şey için de aynı duygu devam edecekti… Zira Cezaevi, dünya içinde bir dünya idi… Kendine has kuralları, adetleri, teamülleri ve yaşam tarzı olan küçük bir dünya… Bu, yeni bir ülkeye yeni bir şehre veya hiç görmediğiniz bir yere gitmek gibi bir merak ve heyecan duygusu değil daha çok kaygı, belirsizlik, yabancılık ve endişenin eşlik ettiği bir gariplikti…
Bir şeyi okumak veya bilmekle yaşamak arasında kalın bir çizgi var… Denizi kitaplardan okumak veya bilmekle içine girmek gibi… Cezaevine dair çok şey okumuş ve işitmiştik. Bir dava için çalışanların muhtemel duraklarından olduğunu, Medrese-i Yusufiye olduğunu vs… Lakin tüm bilgiler ilk defa girdiğiniz bu demir ve betondan yapılma soğuk mekânın gerçekliğini anlatmaya kâfi gelmiyordu. Soğuk olan yalnızca mekân değildi elbette çalışanlardan tutun da içeride yaşayan mahkûmlara kadar herkesin çehresine yerleşen bir soğukluktu bu… Demir, beton ve esaretin nefesi soğuktu… Tüm bu soğukluğun içinde bizi sıcak tutan tek şey imanımız ve kardeşliğimizdi… Haklı bir mücadele için Allah rızası için burada olmanın huzur veren, sakinleştiren başka bir gücü vardı… Bu inanç ve İman, bir belirsizliğe doğru giderken tutunduğumuz yegâne varlığımız olacaktı hep… Garipliği de gariplikten çıkaran ve bir anlama bürüyen değerli bir varlık.
Cezaevindeki mekanımıza/koğuşumuza girip de demir kapılar yüzümüze kapandığında garip bir huzur ve sekineyle kucaklaşmıştık arkadaşlarla… İşkencelerle geçen zorlu gözaltı sürecinden sonra cezaevi geçici de olsa bir ferahlama hatta bir çeşit tahliye gibi gelmişti. Zaman denen kavramın flulaştığı, işkenceyle birlikte asırlık dipsiz kuyulara gark olduğu gözaltı süreci yerini, en azından zamanı algıladığımız ve fiili işkenceden kurtulmuş olduğumuz görece daha emniyetli bir mekâna bırakmıştı. Elbet bu ferahlama hissinde bu zorlu imtihanı layıkıyla geride bırakmanın payı da vardı…
Günler ve geceler, küçük dünyamızı keşfetmek ve tanımakla geçmeye başlarken her seferinde bu dünyanın gerçekliğini gölgeleyen, bu tanıma ve keşfetme duygusunu yaralayan çat kapı bir duygu olmuştu/olacaktı hep. Özgürlük duygusu… Bedenen içeride ama ruhen dışarıdaydık hala. Bir tutsak için en tehlikeli duyguydu bu… Yeni dünyayı kabullenememek ıstırap vericiydi. Devamlı dışarıya/özgürlüğe dair hayaller kurmak bir süre sonra garip bir işkenceye dönüşme riski olan bir eylemdi. İçinde bulunduğunuz hali kabullenememek gerçekle yıpratıcı bir kavgaya girmeniz demekti… Elbette umut olmalıydı. Allah’tan ümit kesilmezdi… Umutluyduk da. Lakin var olan realiteyi kabul etmediğiniz sürece içeriden bir yerler ince bir sızıyla kanayıp duruyordu… Ondan sebep çok uzun yıllar sonra şu felsefeyi keşfedecektim. ‘İçinde bulunduğunuz hâl her zaman en iyi hâldir.’ Bu şaşmaz… Zira herkes imkân olduğunda bulunduğu halden daha iyi bir hale geçmek için tereddüt etmez. Ama ya imkân yoksa? O zaman ne yapmak gerekirdi? Şikayetle sızlanma ile hayatı yaşanmaz hale getirmek mi? Şükür ile sabır ile bu küçük dünyanın fırsatlarını görebilmek mi? Gerçek anlamda kabulleniş yaşadığınız anı ve hali daha iyi görmenizi sağlıyordu. İşte o zaman o kötü hali en iyi hâl bilmeye başlıyordunuz… Çok şükür bizim için de öyle oldu… Eni konu düşündüğünüzde ulaştığınız bir hakikat idi bu…
Garipliğimi atmaya başladığım ve gerçeklerle yüzleştiğim Cezaevi hayatımın ilk haftalarında başka bir cezaevinde kalan tecrübeli bir kardeşimden gelen mektuptaki bir cümle benim için aydınlatıcı olmuştu. Aynen şöyle yazmıştı… ‘Bundan sonra dostunuz da düşmanınız da ZAMAN…’ Bu hakikati ilerleyen yıllarda çok daha iyi kavrayacaktım. Yeni kavgamızın konulmamış adıydı, zaman… Şayet onunla iyi anlaşıp hayırla değerlendirebilirsek dost olacaktı. Bizi besleyip büyütecekti… Aksi takdirde bizi içeriden yavaş yavaş çökertecek bir düşman olacaktı. Çok şükür ta ilk günden dost olmayı becerdik, inanç ve mücadele azmi hiçbir zaman bizi yeise sürüklemedi aksine hep müspet bir hal üzere kıldı lakin ‘zaman’ denen arkadaş/düşmanla dostluğu sürdürmek öyle kolay da değildi… ASR Süresi bize bu düşman/dostu tanıtmıştı aslında lakin hayatın hareketli karmaşasında bu gerçeği gereği gibi idrak edememiştik… Şimdi dört duvar bize harf harf öğretiyor, ilmek ilmek örüyordu, Asr’a yemin etmenin ne demek olduğunu…
Dile kolay bir gün, bir hafta, bir ay, bir yıl değil… Bir çeyrek asır özgürlüğün kıyısında yaşamak, bir duvar ötende insanların serbestçe dolaştıklarını, dikenli tellerle çerçevelenmemiş bir gökyüzünü uçsuz bucaksız seyrettiklerini bilmek çok da kolay bir şey değildi… Evet imtihandı. Evet mücadeleydi… Evet Medrese-i Yusufiye idi… Ama zamana söz geçirmek gerçekten zordu…
Şeytan’ın fısıldamaları, akıp giden gençlik ve kaygı verici uçsuz bir belirsizlik… Garipti. Hiç mi isyan edecek, yeter diyecek noktaya gelmedik? Geldik elbet… Ama bu isyanımız hep teslimiyetle bitti. Yeri göğü yaratanın huzuruna varıp koyduğumuz bir baş ile berhava oldu… Kimi zaman bir gözyaşında kimi zaman da bir voltada şükür kuşuna binip gökyüzüne karıştı…
Zamanla kavgamız bitmedi, bitmeyecek de malum ölüm denen arkadaş selâm verinceye dek. Lakin onunla başa çıkmanın yeni yollarını bulmak zorundaydık. Her şeyin kısa sürede rutine sonra da anlamsızlık üreten bir kısırdöngüye girme durumu tehlikeli bir girdaptı… Sabah-akşam sayım, düzenli yemek, spor, okuma yazma, banyo, kurs vs. saatleri derken hayatın bir düzene girmesi/bir rutine binmesi bir yandan rahatlatıcıydı elbet lakin her şey gibi rutinin de bir ömrü olduğunu çok geçmeden öğrenmeye başlıyordunuz. Bununla baş etmek, her seferinde bu girdabın dibinden arınarak, daha güçlü çıkmak ve bir anlama tutunmak zorundaydık.
Garipti…
Ve bu garipliğe alışıyordum zira anlam denen büyü biraz da bu gariplikten çıkıyor gibiydi… Ve anlamı severdim. Bu garipliği de sevecek miydim? Allah-ü alem… Doğrunun her zaman doğru yanlışın da her zaman yanlış anlamına gelmediğini öğrendiğimden beri ‘anlam’ daha bir lezzete bürünmüştü… Ve daha da lezzetlisi anlamın hikmete göz kırpıyor oluşuydu… Bu da garipti elbet… Hikmetin de garip bir büyüsü vardı…
Dört duvarda anlam arayışı ve zaman’la dostluğumuz bizi yalnız kendimizle değil diğer mahkûmlarla da ilgilenmeye itmişti… Cezaevi söz anlatmaya söz dinlemeye daha müsait bir yerdi ve herkesin ilgiye veya içinde bulunduğu ana anlam katacak bir söze veya kelimeye ihtiyacı her zamankinden daha fazlaydı. Medrese-i Yusufiyenin anlamı da buydu. Emr-i bil maruf nehy-i ani’l münker her koşul ve şartta yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktu… İnsanlara faydalı olmanın onlara bir ‘anlam’ katmanın değeri yüksekti. Cezaevi bu anlamda tek başına bile suratsız, soğuk ama iyi ders veren bir öğretmendi.
Yıllar yılları kovalarken ve bu yıllar bitip tükenmezken bir süre sonra birbirinize anlatacağınız, birbirinize öğreteceğiniz bir şey kalmadığını fark ediyorsunuz… Yaptığınız tüm dersler, birbirinize anlatacağınız onca şey bir an geliyor ve bitiyor. Aynılaşıyor… Leb demeden leblebinin geleceğini ışık hızında anlıyorsunuzdur artık… Hatta ve hatta bir süre sonra telepati yoluyla bile anlaşabiliyorsunuz mesela. Konuşmalar, cümleler, kelimeler giderek azalıyor, sesli dil yerini daha sessiz bir dile bırakıyor… Mesela bu sayede Modern zamanların bizden çaldığı en büyük hırsızlık olan tefekkür’le tanışıyorsunuz bir kez daha ve bir kez daha…
Artık kendi kozanızı örmeye başlıyorsunuz, bir başınıza. Bu renkli bir kelebek olmak için değildir elbet pusuda bekleyen sinsi zaman’a karşı başka bir savunma mekanizmasıdır… Var olma mücadelesidir… Bir çeşit Sumud’tur…
Garip… Uzayan yıllara paralel hayalleriniz de uzayıveriyor farkında olmadan… Benim için de öyle… Gerçeklikten kaçışın hikayesi değil miydi hayal? Cezaevi hayatına paralel bir de hayal eviniz olur… Orada da bir yaşam akar üstelik istediğiniz gibi… Gökyüzü, toprak, deniz, uçsuz bucaksız dünya emrinizdedir… Demir bir kapıya, yüksek bir duvara çarpmadan yoruluncaya kadar gözü kapalı koşabilirsiniz mesela orada… Hatta devrim bile yapabilirsiniz… Zalimleri alt eden mazlumların kahramanı oluverirsiniz bir an… ama bir an işte… Bu dünya gibi… Bir an. Garip?…
Her şeyin bir bedeli vardır derler ya… Cezaevinde onuruyla, inancıyla kimliğiyle insan gibi yaşamanın da bir bedeli vardı elbet… Baskılar, sürgünler, isyanlar… Bu küçük dünyanın bir çeşit olmazsa olmazlarıydı… Dışarıda inancını kimliğini korumanın nasıl bir bedeli varsa içeride de vardı ve biz bu bedeli ödemeye hazırdık her zaman… Birbirine kenetlenmiş, inanmış küçük bir grubun bile neler başarabileceğini, nasıl birbirine güç ve anlam kattığının şahidi olduk elhamdülillah. Bu garip’liğin en güzel tarafı…
Yıllar uzayıp gittikçe ve aksine zaman hızlı akarken gariplik duygumuza özlem ve hasret de bir başka şekilde eşlik etmeye başladı… Daha içli daha yanık… Her fırsatta ‘hey ben buradayım’ diye bağıran özgürlüğün nidası hiç eksilmedi mesela… Mesela her bayramda, bayram namazı kılıp kardeşlerimizle kucaklaşırken inşallah bir daha ki bayramı dışarıda kutlarız temennisi hiç eksik olmadı… ama giderek buruk oldu, kırık oldu garip oldu ama hiç eksilmedi…
Ülkenin bir ucundan diğer ucuna havası farklı ama demiri aynı demir betonu aynı beton cezaevlerini dolaşırken ve yıllar çeyrek asırda dururken bu defa gerçekten çat kapı yapan özgürlükle bir başka garipliğe adım attık… Küçük dünyadan büyük dünyaya… İlk cezaevine girdiğimiz garipliğin bir başka boyutu… Yine anlamaya, tanımaya ve görmeye çalıştığımız, biraz tanıdık biraz yabancı yeni bir dünya…
Geriye dönüp bakarken hücrelerimize kadar iliştirilen bir sürü not, ders, deneyim ve acı tatlı nice tecrübe… Dün gibi… Hiç olmamış gibi… Garip.
Garip… Onca yıl hayal ettiğim denize girerken de nefesim kesilinceye kadar bir engelle karşılaşmadan koşarken de gökyüzünün zifiri karanlığında ışıl ışıl parlayan yıldızları tel örgüsüz seyrederken de o garipliğim geçmedi… Tadı lezzeti değişti ama geçmedi…Şimdi anlıyorum, yaşadığımız bu gariplik duygusu meğer ne gözaltından ne de cezaevindenmiş… Bu gariplik duygusu bu dünyaya ait olmamızdanmış. Bu dünyada garip bir yolcu olmamızdanmış. Bir garip yolcuyduk işte…
