Halis Bayancuk 1 Ağustos 2026

İçeriden Bir Şahitlik: Cezaevi mi, Suç Akademisi mi?

Halis BAYANCUK

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Allaha hamd resulüne salat ve selâm olsun.

“Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı ile ulaşılmak istenilen temel amaç, öncelikle genel ve özel önlemeyi sağlamak, bu maksatla hükümlünün yeniden suç işlemesini engelleyici etkenleri güçlendirmek, toplumu suça karşı korumak, hükümlünün; yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmaktır.”1

Yukarıda yer verilen madde, ceza infaz sisteminin temel amacını ortaya koymaktadır. Ancak bugünkü cezaevi pratiklerine baktığımızda, hedeflenen idealler ile yaşanan gerçekler arasında derin bir uçurum görmekteyiz. Tüzük metninde geçen cezanın çektirilmesi somut bir gerçekken; infazın asıl amacı olan topluma kazandırma, ıslah etme ve yeniden sosyalleştirme hedefleri maalesef kâğıt üzerinde kalmaktadır.

Günümüz ceza infaz kurumları, mahkûmu topluma kazandıran rehabilitasyon merkezleri değildir. Aksine, buralar suç kültürünün öğretildiği birer “suç akademisi” haline gelmiştir. ‘’Adalet sistemine’’ basit bir suçla çırak olarak giren birey, cezaevi ortamının ifsat edici etkisiyle azılı, usta bir suçlu olarak dışarı çıkmaktadır. Elbette bu karamsar tablonun istisnaları vardır. Fakat bu istisnalar, genel durumu değiştiremeyecek kadar küçük bir azınlığı oluşturmaktadır.

Ceza infaz kurumlarının birer ıslah evi olmak yerine suç akademisine dönüşmesinin nedenlerini üç ana başlık altında inceleyebiliriz: Suç öncesi dönem, suç ortaya çıktıktan sonra infaz süreci ve ceza infazı sonrası dönem.

Suç Öncesi Dönem 

İçinde yaşadığımız sistem, insanı manevi değerlerinden ve ahiret inancından uzaklaştırarak onu sadece biyolojik bir varlığa indirgemiştir. Bu durum, insanı tamamen dürtüleriyle hareket eden bir canlı haline getirmektedir. Böyle bir insan tipi, davranışlarını sadece kameraların ve kolluk kuvvetlerinin olduğu alanlarda kontrol etmektedir. Denetimin olmadığı yerlerde ise dürtüler öne çıkmakta ve bu da suçu kaçınılmaz kılmaktadır.

Madalyonun diğer yüzünde ise suçun her türlüsünün özendirilmesi yatmaktadır. Suçtan elde edilen gelirlerle yaşanan lüks hayatlar, kitlelere adeta canlı yayınla izletilmektedir. Derin gelir adaletsizliği nedeniyle birçok insan, kendisine özendirilen bu hayatı yaşayabilmek için gayrimeşru yollara sapmaktadır.

Bütün bu etkenlerin sonucunda suç ortaya çıktığında, sistem bu suçu sadece onu işleyen bireye indirgemektedir. Düzen, adeta suçluyu kurban seçerek kendi sorumluluğunu gizlemektedir. Dolayısıyla, sistemin suçu ele alış biçiminde dahi bir adaletsizlik vardır. Adaletten yoksun her düzen, suç üretim mekanizmasına döner. Adalet mekanizmasına güvenini kaybeden bireyler ise kendi adaletini arama yoluna gider. Bu durum, suçun kendisini toplumda yeniden üretmesi demektir.

İnsana rehberlik etmesi için indirilen ilahi düzende ise suçludan önce suçun kendisi ele alınır. Bu sistemde öncelikle insanlara Allah ve ahiret inancı kazandırılır; ardından erdemli bir yaşam teşvik edilir. Daha sonra suç, suçlu ve insanları suça iten her türlü ortam mahkûm edilir. Böylece suçun ve suçlunun toplumsal hayatın içinde görünür olması, normalleşmesi engellenir. Tüm bu önlemlere rağmen bir suç ortaya çıkarsa, sistem öncelikle kendisini sorgular. Eğer suçu doğuran toplumsal veya ekonomik sebepler varsa, cezadan önce bu sebepler ortadan kaldırılır. İlahi düzen, suçu ancak fıtrattaki bir sapma olarak gördüğünde cezalandırır. Yani insanı suça iten tüm dış etkenler çözüldüğü halde suç işleniyorsa, ceza mekanizması devreye girer.

Suçun Cezasının İnfazı

Mevcut sistem, suçlu adalet mekanizmasıyla muhatap olduğu andan itibaren adeta onu suça teşvik edecek şekilde çalışmaktadır. Güçlü suç organizasyonları, siyasi işbirlikçileri ve kolluk içindeki bağlantıları sayesinde korunmaktadır. Bireysel suçlar anında önlenip en ağır şekilde cezalandırılırken, organize suç şebekeleri itinayla kollanmaktadır. Olası bir yakalanma durumunda ise adliyelerde suçların ağırlığına göre fiyatlandırıldığı, suç dünyasının artık herkesçe bilinen bir gerçeğidir. Haliyle bu süreç, suçluyu ıslah edip kendine çeki düzen vermeye yöneltmemektedir. Aksine onu, hayatta kalabilmek için daha büyük suç organizasyonlarının bir parçası olmaya zorlamaktadır. Böylece birey, basit ve münferit bir suçluyken, sistemin eliyle profesyonel bir suç ağının parçası haline getirilmektedir.

Suçlu, tutuklu yargılanmak üzere sisteme teslim edildiğinde aslında bir ıslah evine değil, doğrudan bir suç akademisine adım atmaktadır. Bir insanın ıslah edilmesi, her şeyden önce ona fazilet, onur ve haysiyet gibi değerlerin kazandırılmasıyla mümkündür. Çünkü suç; İslam’ın ve insanlığın çirkin kabul ettiği ahlaki zafiyetlerin insanda ete kemiğe bürünmesidir. Oysa ceza infaz kurumlarındaki süreç, daha ilk adımda insanı onursuzlaştıran uygulamalarla başlamaktadır. Kişiyi tüm insani değerlerden uzaklaştıran çıplak arama işkencesi; daha kapıda mahkûmun onurunu zedelemekte, suç üreten o ahlaki düşüklüğü suçluda kimlik haline getirmektedir.

Çıplak aramadan geçen bir mahkûmun önünde artık iki yol vardır: Ya güçlü suç organizasyonlarının egemen olduğu bir koğuşu seçecek ya da sıradan bir koğuşa gitmeyi kabul edecektir. Büyük suç örgütlerinin kontrolündeki koğuşlardan birini seçtiğinde, içeride ekonomik olarak rahat edecektir. Gardiyanlardan kötü muamele görmeyecek, ziyarete gelen yakınları bile iyi karşılanacaktır. Ancak buna karşılık, bundan sonraki hayatını o suç örgütüne ipotek etmek zorunda kalacaktır. Artık örgütün her istediğini yapan bir suç makinesine dönüşecektir.

Şayet sıradan bir koğuşu seçerse, bu kez her türlü aşağılanmaya maruz kalacaktır. Koğuş mümessilinin ve çevresinin zulmünü sineye çekmek zorunda kalacak, cezaevi idaresi gözünde hiçbir değer görmeyecektir. Eğer bu düzeni kabul etmeyip insan olarak kalmak isterse, cezaevi idaresince korunan o mümessil ve şebekesinin fiziki şiddetine uğrayacaktır. Zulüm görmesine rağmen kendisi suçlu ilan edilip hücre cezası alacak, ziyarete gelen ailesi kötü muameleye maruz kalacaktır. Hatta il il gezdirilerek sürgün yollarında hem kendisi hem de ailesi yıpratılacaktır.

Bu durum karşısında Allah’ın rahmet ettikleri müstesna, çoğu mahkûm geçici bir rahatlık uğruna organize suç örgütlerinin koğuşlarını tercih etmekte, böylece tüm hayatını bir suç şebekesine ipotek etmektedir.

Bir mahkûmun yaşam alanı olarak önünde iki seçenek vardır: Ya tekli hücrelerde kalacak ya da koğuş sistemine dahil olacaktır.

Şayet tekli hücrede kalmayı seçerse veya sisteme karşı çıktığı için hücreyle cezalandırılırsa, sürekli yalnızlıktan dolayı ruh ve akıl sağlığı ağır zarar görecektir. Bu mahrumiyetin insandaki ilk yansıması öfkedir. İçeride biriken bu duygu, zamanla ani öfke patlamalarına ve kontrolsüz öfke sorunlarına yol açar. Çoğu suçun arkasındaki en etkili nedenin bir anlık öfke olduğu düşünülürse, bu infaz yöntemi suçun arkasındaki asıl canavarı beslemektedir.

Eğer mahkûm koğuş sistemini seçer veya idare tarafından buna mecbur bırakılırsa, bu kez de adeta bir suç akademisine adım atmış olur. Kendi suçunun en profesyonel failleriyle aynı ortamı paylaşmaya zorlanır. Cezaevlerindeki eğitim ve iş yurtları faaliyetleri en çok aksayan birimler olduğundan, mahkûm günün büyük bölümünü boş geçirir. Bu boşlukta, kendisinden daha kıdemli suçlularla suçun yöntemleri, yolları ve bağlantıları üzerine yapılan sohbetlerle beslenir.

İnsanı suça iten en önemli sebeplerden biri güç istencidir. Cezaevleri, yapısı gereği insana şu mesajı vermektedir: Güçlü olmanın yolu, daha büyük bir suçlu olmak ya da güçlü bir organizasyonun parçası haline gelmektir. Çünkü cezaevindeki tüm uygulamalar ve haklar “adamına göre” işlemektedir. Buradaki adamına göre olma kriteri ise ya idareyi korkutacak kadar nüfuzlu ya da ekonomik çıkar sağlayacak kadar zengin olmaktır. Hemen her uygulamada bu çifte standardı gören mahkûm, dışarı çıktığında daha güçlü olmak için daha büyük ve daha fazla gelir getiren suçlara meyletmektedir.

İşin aslı, cezaevi kurumu fıtrata aykırıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de cezaevi, yalnızca firavunların ve zalim diktatörlerin bir cezalandırma yöntemi olarak zikredilmiştir. Bu kurum fıtrata aykırıdır; çünkü sadece suçluyu değil, onunla birlikte tüm yakınlarını da cezalandırmakta ve kişiyi hayatın doğal akışından koparmaktadır. Bu yöntem yanlıştır; çünkü suçu ıslah edecek bir yapıya sahip değildir. Aksine tüm suçluları bir araya getiren dev bir suç organizasyonudur. İşin doğrusu ise Allah Resulü ve sahabe uygulamalarında görüldüğü gibi ev hapsi veya suçun ispatı için birkaç günü geçmeyen gözaltı usulü olmalıdır.

Modern cezaevlerinin neden birer ıslah merkezi olamadığını anlamak için Michel Foucault’nun tespitleri de dikkat çekicidir. Ona göre iktidar artık meydanlarda bedene işkence eden, caniliğini sergileyen bir zorba değil; bedeni kapatarak, denetleyerek uysallaştıran otoriter, kontrolcü, disiplinci bir yapıdadır. Cezaevindeki sayımlar, yemek vakitleri ve tüm rutinler mahkûmu ahlaken iyileştirmek için değil; onu sorgulamayan, itaatkâr ve tehlikesiz, komutla çalışan bir robota dönüştürmek içindir. Bu uysallaştırma süreci, “Panoptikon” adı verilen görünmez gözetim mekanizmasıyla tamamlanır. Ortadaki kulede bulunan gardiyanı göremeyen mahkûm, her an izleniyor olabileceği ihtimali yüzünden iktidarın gözünü kendi zihnine yerleştirir ve kendi kendisinin gardiyanı olur. Güven ve mahremiyetin yok edildiği bu katı gözetim koşullarında insan tüm ahlaki eğilimlerden soyutlanıp yalnızca gözetlenme duygusuyla yaşayan bir bireye dönüşür. Sonuç olarak, cezaevlerinin ıslah edememesi teknik bir hata değil; kurumun varoluşsal doğasının bir sonucudur. Cezaevi, doğası gereği bedeni ezen ve ruhu tâbi kılan siyasi bir teknolojidir; dolayısıyla bu mekândan suçu önleme, suçluyu ıslah ve rehabilitasyon beklemek, kurumun icat ediliş amacını tamamen yanlış okumaktır. 

İlginçtir ki, Foucault’ya yöneltilen en büyük eleştirilerden biri, gerçek hapishanelerin hiçbir zaman onun tasvir ettiği o “kusursuz gözetim makinesi” olamadığı yönündedir. Onu eleştirenler; bütçe yetersizlikleri, gardiyan yozlaşmaları ve idari beceriksizlikler nedeniyle teorideki o mutlak denetimin pratikte çöktüğünü savunurlar. Ancak Türkiye cezaevlerinde bu eleştiri anlamını yitirmiştir. Zira günümüz cezaevlerinde koridorlar, koğuşlar ve havalandırmalar tamamen kameralarla donatılmış, neredeyse hiçbir kör nokta bırakılmamıştır. Mahkûmla diyalog kuran ceza infaz personeli bile yaka kameraları ve mikrofonlarla anlık olarak izlenmektedir. Mahkûmun ailesiyle yaptığı en özel görüşmeler ve avukat odasındaki en mahrem temasları dahi hem koridor kameraları hem de personel aracılığıyla kesintisiz bir gözetim altındadır. Dolayısıyla Foucault’nun geçmişte bir “tasarım” olarak bahsettiği Panoptikon, bugün dijital teknolojinin eliyle bir gerçekliğe dönüşmüştür.

Bu yazıda doğrudan cezaevlerini ele almış olsak da aslında bu kurumlar modern devletin baskıcı, kontrolcü ve gözetleyici yapısının küçük bir yansımasından ibarettir. Modern devlet, kendisini hak ve özgürlükler üzerinden tanımlasa da gerçekte insanın hayatına müdahale etmediği hiçbir alan bırakmamıştır. Okulu, fabrikası, mimarisi, sokakları, yasa, yönetmelik ve tüzükleriyle vatandaşın hayatını çepeçevre kuşatmaktadır. Öyle ki modern sistem; geçmişe dair eleştirdiği din ve geleneğin kat kat fazlasıyla insanın gündelik yaşamına müdahale etmekte, onu tamamen denetim altında tutmaktadır. Geçmiş diktatörlükler insanlardan yalnızca şekli bir biat isterken, günümüz iktidarları bununla yetinmemektedir. Vatandaşın adeta bir iman misali kalben de sistemi tasdik etmesini, onun sorgulanamaz otoritesine tamamen boyun eğmesini talep etmektedir. Bu sebeple günümüzde adı konulmamış “düşünce suçlusu” diye yeni bir kategori icat edilmiş ve zindanlar sistem muhalifi, düşünce suçlusu siyasi mahkûmlarla dolup taşmıştır.

Aslında bu durum, her çağda yankılanan o Firavuni sesin modern bir tezahürüdür: “Ben sizin en yüce rabbinizim!” (Nâziât, 79/24). Yüce Allah’ın nizamına boyun eğmeyen her müstekbir yapı, bazen açık bazen de dolaylı yollardan bir rablik, yani insanı terbiye ve denetim altına alma iddiasında bulunur. Sistemin içindeki bu aşırı kontrol, kuşatma ve gözetleme arzusu da tam olarak bundan kaynaklanmaktadır. Çünkü rablik iddiası, doğası gereği mutlak bir denetim ve hâkimiyet gerektirir.

Ceza İnfazı Sonrası Dönem

Cezası infaz edilen birey, cezaevinden suça dair her türlü teknik donanımı almış, suç ağlarını tanımış olarak çıkar. Üstelik önceki haline nispetle kendisini suça iten öfke ve güç istenciyle dolup taşmıştır. O artık sıradan bir suçlu değil, profesyonel bir suçlu ve suç dünyasında “ceza yatmış” itibar sahibi bir abidir.

Diyelim ki Allah rahmet etti ve mahkûm gerçekten pişman olarak dışarı çıktı. Ne kadar pişman olursa olsun, o artık devlet eliyle alnına suç damgası vurulmuş bir “sabıkalıdır.” İşverenler iş başvurularında sabıka kaydı istediği için eski hükümlü iş bulamaz. Dahası, suç dünyasından uzak eski çevresi ve yakınları bu “lekeli” insanla aynı karede görünmek istemez. Bu durumda bireyin önünde tek bir seçenek kalır: Kendisini kabul eden yegâne çevreye, yani kendisi gibi damgalanmış kişilerin oluşturduğu suç dünyasına dönmek. Toplum eski bir hükümlüyü dışlarken, suç çevreleri ona kucak açar ve ona itibar gösterir. Bu durum, ceza sonrasının da kaçınılmaz olarak yeniden suç üretmesine neden olur.

Yüce Allah’ın nizamında ise suçluya karşı tutum tamamen farklıdır. Bir suç işlendiğinde bu ya had cezası gerektiren bir suçtur; cezası infaz edilir ve kişi tövbe ettiği için arınmış kabul edilir. Ya da böyle bir suç değildir; kişi tövbe eder ve yine temiz sayılır. Toplum, tövbe edenin ıslahı ve yeniden aynı hataya düşmemesi için seferber olur. Bu sebeple İslam nizamında suçtan tövbe edene mekân değiştirmesi tavsiye edilir. Amaç, kişinin yeni bir çevrede, üzerinde hiçbir damga ve önyargı olmadan hayatına temiz bir sayfa açabilmesi ve kendini gerçekten ıslah edebilmesidir.

Sonuç olarak diyebilirim ki; bugün 42 yaşındayım ve hayatımın dörtte biri E, F, T, L tipi ile Yüksek Güvenlikli cezaevlerinde geçti. Bu uzun yıllara dayanan şahitliğim şudur ki; cezaevleri en başta fıtrata aykırı birer cezalandırma yöntemidir. Bununla da kalmayıp, mevcut beşerî sistemin yapısal arızaları ve Türkiye’deki ceza infaz kurumlarının kanserleşmiş düzeni nedeniyle, buralar asla birer ıslah, rehabilitasyon veya topluma kazandırma merkezi değildir. Aksine, tamamen birer “suç akademisi” olarak işlev görmektedir.Suç üreten sistemin bu kısır döngüsü; Avrupa Birliği’nden kopyalanan uygulamalarla, hayatında hiç cezaevi görmemiş bürokratların hazırladığı masa başı raporlarla ya da peş peşe çıkarılan yargı paketleriyle çözülemez. Sorunun çözümü için sistemin sil baştan ele alınması şarttır. Bu doğrultuda atılacak en köklü adım, insanı yaratan ve yarattığı için onu en iyi tanıyanın, yani Rabbin adalet sistemine dönmektir. Eğer bu mümkün olmuyorsa, mevcut yapının en azından insan onurunu, haysiyetini ve fıtratını merkeze alan düzenlemelerle iyileştirilmesi şarttır.


  1. Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük, Madde 4/2 ↩︎