“Pardon” Demenin Bedeli:Beraatin Telafisi Bir Lütuf mudur, Bir Hak mı?
Av. Eyyup AKINCI
Bir suç isnadıyla karşılaşan, özgürlüğünden ve haklarından yoksun bırakılan, ama sonunda “suçsuz” olduğu anlaşılan insana devletin söylediği “pardon”un gerçek bir bedeli var mıdır? Bu yazı, koruma tedbirlerinin doğurduğu mağduriyetler ile bu mağduriyetlerin telafisini düzenleyen rejimin, insan hakları ölçütleri karşısında nerede durduğunu tartışmaktadır.
Makalemizin konusunu, bir suç isnadıyla karşılaşan kişilere neticede ceza verilmemesi hâllerinde söylenen “pardon”un bir bedelinin olup olmadığı oluşturmaktadır. Kanunlarda suç olarak tanımlanan fiillerin yaptırıma bağlanması; suçun aydınlatılması ve maddi gerçeğe ulaşılması amacıyla kişinin suç işleyip işlemediğinin belirlenmesi için çeşitli koruma tedbirlerinin öngörülmesini de beraberinde getirir. Koruma tedbirleri, özünde bazı temel hak ve özgürlüklerin yargı mensupları veya onların talimatı doğrultusunda kolluk birimlerince geçici olarak kısıtlanması ya da sınırlandırılması demektir. Başlıca koruma tedbirleri şunlardır:
Yakalama ve gözaltı: Şüpheli veya sanığın özgürlüğünün geçici olarak kısıtlanmasıdır.
Tutuklama: Kaçma veya delilleri karartma şüphesinin yüksek olduğu hâllerde, şüpheli veya sanığın hâkim kararıyla cezaevine konulmasıdır.
Adli kontrol: Yurt dışına çıkamama; belirli bir ilçeyi, ili veya bölgeyi (örneğin Fatih ilçesi, İstanbul ili ya da Marmara bölgesi sınırlarını) terk etmeme; belirli bir konutu terk etmeme (ev hapsi); belirli günlerde imza atma veya elektronik kelepçe gibi yükümlülüklerin uygulanmasıdır.
Arama ve el koyma: Delillere ulaşmak amacıyla, şüphe altındaki veya yargılanan kişinin üzerinde, konutunda, iş yerinde, araçlarında ve eşyalarında arama yapılması ile suç unsuru sayılan eşyaya el konulmasıdır.
Beden muayenesi ve moleküler genetik inceleme: Şüphelinin vücudundan kan, doku veya kıl örneği alınmasıdır.
İletişimin denetlenmesi: Şüphelinin telefon, internet ve benzeri iletişiminin teknik olarak dinlenmesi, kayda alınması veya sinyal bilgilerinin takip edilmesidir.
Gizli soruşturmacı ve teknik araçlarla izleme: Kolluğun gizli kimlikle örgütlü yapıların içine sızması ya da şüphelinin kamuya açık alanlarda teknik araçlarla izlenmesidir.
Bilgisayarlarda, programlarda ve kütüklerde arama: Dijital verilerin kopyalanması, incelenmesi veya bunlara el konulmasıdır.
Koruma Tedbirleri ve Sınırladığı Haklar
Bu tedbirlere başvurulurken çeşitli mağduriyetler doğar; üstelik her tedbir, farklı bir temel hakkı sınırlandırır. Yakalama, gözaltı ve tutuklama doğrudan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına müdahale eder. Özellikle tutuklama, tutuklanan kişinin özel hayatının ve aile hayatının korunması hakkını, çalışma özgürlüğünü de fiilen sınırlayarak gelir kaybı ve buna bağlı maddi manevi zararlara yol açar. Yurt dışına çıkmama (yurt dışı çıkış yasağı) biçimindeki adli kontrol seyahat özgürlüğünü; belirli yer ve günlerde mevcudiyetini ispat yükümlülüğü ise hem seyahat özgürlüğünü hem de özel hayatı kısıtlar. Dijital eşyaya el koyma; haberleşme, iletişim ve özel hayatın gizliliği haklarıyla birlikte mülkiyet hakkını da sınırlar. İletişimin denetlenmesi özel hayatın gizliliğini ve haberleşme özgürlüğünü zedeler. Malvarlığına, şirketlere ve diğer eşyaya yönelik el koyma, kayyım atama veya bir mesleği icra etmekten yahut görevden uzaklaştırma gibi tedbirler ise mülkiyet hakkını ve çalışma özgürlüğünü doğrudan kısıtlar. Görüldüğü üzere koruma tedbirleri, isminin aksine, korunması gereken pek çok temel hakkı aynı anda askıya alabilmektedir.
Mağduriyet Yalnızca Tedbirlerle Sınırlı Değildir
Bir suç soruşturması kapsamında hakkında araştırma yapılan kişinin mağduriyeti, yalnızca koruma tedbirleriyle sınırlı kalmaz. Kişi, suç şüphesi altına girdiği andan itibaren hakkında pek çok işlem yürütülür: Nüfus kayıt örneği ve adli sicil bilgilerine erişim sağlanması, soruşturma dosyasına şüpheli sıfatıyla eklenme, hakkında kamu davası açılması ve duruşmaya çağrılma bunların başında gelir. Buna, soruşturma içeriğinin basın ve sosyal medya hesaplarıyla paylaşılarak ifşa edilmesi, soruşturmanın uzun yıllar açık kalması ve davanın yıllarca sürmesi de eklenir. Yakalama, gözaltı, tutuklama, adli kontrol ve özellikle dosya içeriğinin ifşası; kişinin iş ve sosyal hayatında ağır sıkıntılara, mesleğini kaybetmesine ve ticari itibarının onarılmaz biçimde zedelenmesine yol açabilir.
Suç şüphesi, kişi hakkında bir dizi idari işlemi de tetikleyebilir. Memurlar bakımından disiplin soruşturması açılması; yabancılar bakımından ise açılan soruşturma veya dava gerekçe gösterilerek sınır dışı kararı alınması ve idari gözetim altına alınma bunun tipik örnekleridir. Üstelik bu süreçte, ailesi sınır dışı edilen, evi gözaltı nedeniyle boşaltılan, geçimini sağlayamaz hâle gelen ve memleketinde basında yer alan haberler yüzünden zulme uğrama tehlikesiyle karşı karşıya kalan insanların yaşadığı yıkım, hiçbir tazminat kalemiyle ölçülemeyecek boyuttadır.
Üstelik yargılamanın cezayla sonuçlanıp cezanın infaz edilmesinden sonra dahi tablo değişebilir: Yargılamanın yenilenmesi, kanun yararına bozma, Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvurusu sonucunda verilen ihlal kararlarıyla yeniden yapılan yargılamada beraat edenler vardır. Bu kişiler, çoğu zaman cezalarını çoktan çekmiş olarak “suçsuz” ilan edilir.
Ayrıca, suç şüphesi altındaki kişi gerçekten suçlu kabul edilse dahi, uygulanan tedbir ve yaptırımların ölçülü olup olmadığı başlı başına bir sorundur. İfadeye çağrı üzerine ifade verebilecek kişilerin şafak baskınlarıyla kapıları kırılarak gözaltına alınması, uzun süre tutuklu yargılanmaları mağduriyeti artıran uygulamalardır.
Yine suçlu bulunsa bile neticede para cezası alacağı, HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması) kararı verileceği yahut seçenek yaptırım ve koşullu salıverilme yahut denetimli serbestlikte cezasın infaz edeceği soruşturmanın başında belli olan kişilerin uzun süre tutuklu yargılanmalarının bir bedeli bulunmamaktadır. Bu örneklerde çoğu zaman koruma tedbirlerinin ölçüsüz ve orantısız olduğu ilk bakışta bile anlaşılmakta ise de kişi neticede suçlu bulunduğu için kendisine pardon denilmemektedir.
Son olarak, dönemsel olarak suç sayılan bazı fiillerin sonradan çıkarılan düzenlemelerle suç olmaktan çıkarıldığı hâller de yaşanmaktadır.
Sonuç olarak gerek beraat edenlerin gerek ölçüsüz ve orantısız işlemlere maruz kalanların, gerekse ceza almadıkları hâlde tüm bu süreçte ağır bedeller ödeyenlerin yaşadığı mağduriyetin tatmin edici bir karşılığının bulunup bulunmadığı üzerinde durmak, düşünmek gerekir.
Tazminat Bir Lütuf Değil, Anayasal ve İnsan Hakları Temelli Bir Haktır
Bu noktada işin özünü oluşturan ilkeyi vurgulamak gerekir. Koruma tedbirleri, niteliği gereği geçicidir ve henüz suçluluğu sabit olmamış bir kişiye, toplumun maddi gerçeğe ulaşma yararı uğruna katlandırılan bir fedakârlıktır. Kişinin sonunda suçsuz çıkması hâlinde, toplum yararına yüklendiği bu fedakârlığın yükü de toplumca, yani devletçe karşılanmalıdır. Ceza hukuku öğretisinde “fedakârlığın denkleştirilmesi” olarak adlandırılan bu ilke, devletin kusuru olsun olmasın doğan zararı gidermesini gerektiren bir objektif (kusursuz) sorumluluk esasına dayanır. Dolayısıyla beraat eden kişiye ödenecek tazminat, devletin bir lütfu değil masumiyet karinesinin ve hukuk devletinin zorunlu sonucudur.
Bu hak, soyut bir temenni olmayıp pozitif hukukta açıkça güvence altına alınmıştır. Anayasa’nın 19. maddesinin son fıkrası, kişi hürriyetine ilişkin esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zararın, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre devletçe ödeneceğini hükme bağlar. Anayasa’nın 38. maddesi, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağı kuralıyla masumiyet karinesini; 36. maddesi adil yargılanma ve hak arama hürriyetini; 40. maddesi ise temel hak ve hürriyetleri ihlal edilenlerin uğradığı zararın devletçe tazminini güvenceye alır.
Uluslararası insan hakları hukuku da aynı yöndedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 5/5. maddesi, Sözleşme’ye aykırı bir yakalama veya tutuklamaya maruz kalan herkesin tazminat isteme hakkını bağımsız ve icra edilebilir bir hak olarak tanır. Sözleşme’nin 6/2. maddesindeki masumiyet karinesi, AİHM içtihadında1 yalnızca yargılama aşamasıyla sınırlı tutulmamıştır. Beraat sonrası tazminat sürecinde dahi makamların, beraat eden kişiye yönelik suçluluk şüphesini sürdüremeyeceği kabul edilmiştir. Yine seyahat özgürlüğü, 4 No.lu Protokol’ün 2. maddesiyle; mülkiyet hakkı 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle; özel hayat ve haberleşme 8. maddeyle; etkili başvuru hakkı ise 13. maddeyle korunur. Türkiye’nin tarafı olduğu Birleşik Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi de 9/5. maddesinde hukuka aykırı yakalama ve tutuklama mağdurlarına, 14/6. maddesinde ise adli hatayla mahkûm edilip sonradan aklananlara tazminat hakkı tanır. Kısacası beraat edenin telafisi hem iç hukukun hem de bağlı bulunduğumuz uluslararası sözleşmelerin emrettiği bir yükümlülüktür.
CMK m.141 ve Uygulamada Daralan Bir Hak
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 141. maddesi, haksız bir işleme maruz kalan kişilerin uğradıkları zararı gidermek için tazminat başvurusu yolunu düzenler. Ne var ki bu yolun kapsamı ve etkinliği hem yasal düzenlemenin sınırlılıkları hem de yargısal uygulamadaki daralma nedeniyle baştan beri tartışmalıdır. Kanunun 17.12.2004 tarihli ve 25673 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan ilk hâlinde, tazminat istemi esas olarak yakalama, gözaltı, tutuklama, arama ve el koyma tedbirleri ekseninde öngörülmüştü. Buna karşılık tüm malvarlığına el konulmasından doğan zarar, yıllarca süren iletişimin tespiti, konutu terk etmeme veya uzun süreli yurt dışına çıkmama gibi adli kontrol tedbirlerinden kaynaklanan zararlar uzunca bir süre giderilemedi.
Maddeye sonradan eklenen bir fıkrayla, hâkim ve savcıların soruşturma ve kovuşturma sırasındaki kişisel kusurları, haksız fiilleri ve diğer sorumluluk hâllerinden doğan zararların tazmini de mümkün kılınmaya çalışıldı2. Bu düzenlemeyle her türlü mağduriyetin telafisi amaçlanmış olsa da Yargıtay’ın yorumu, hükmü neredeyse uygulanamaz hâle getirdi: tazminat, hâkim ve savcı hakkında disiplin soruşturması başlatılmış olması ve bu soruşturmanın sonucuna bağlanması koşuluna bağlandı3. Benzer biçimde el koyma nedeniyle tazminat istemi de katı koşullar nedeniyle fiilen erişilemez kılındı. Burada altı çizilmesi gereken çarpıklık şudur: Uygulamada, kanundaki şekil şartları yerine getirilerek yapılan her el koyma veya tedbir kararı “usule uygun” sayılmakta ve yargılama beraatle sonuçlansa bile tazminat hakkı doğmamaktadır. Oysa CMK m.141’in büyük bölümü kusura değil, objektif devlet sorumluluğuna dayanır. Tedbirin alındığı andaki şekli hukukiliği, sonradan suçsuz olduğu anlaşılan kişiye karşı devletin sorumluluğunu ortadan kaldıramaz. Şekli hukukiliği maddi adaletin önüne geçiren bu anlayış, tazminat hakkının özünü boşaltmaktadır.
Maddenin birinci fıkrasına eklenen “l” bendiyle konutu terk etmeme adli kontrolü ile hastanede gözetim altında tutulma bakımından da tazminat imkânı getirilmeye çalışılmıştır4. Ancak aşağıda görüleceği üzere, adli kontrolün diğer yaygın türleri hâlâ kapsam dışındadır.
Kapsam Dışında Bırakılan Tedbirler
2004 yılında yürürlüğe giren CMK ile uygulanan, belirli günlerde kolluğa giderek imza atmak suretiyle mevcudiyetini ispat etme biçimindeki adli kontrol, çoğu zaman haftada bir veya birkaç gün, on beş günde bir ya da ayda bir, hatta kimi dosyalarda haftanın yedi günü uygulanır. Kişi, ikametine en yakın karakolda tutulan imza föyünü imzalamak zorundadır5. Bu tedbir haksız olsa ve kişi yargılandığı davada beraat etse bile, karşılığında bir tazminat istenememektedir. Aynı şekilde, 2012 yılında CMK’nın 109. maddesinin üçüncü fıkrasının “j, k, l” bentleriyle yürürlüğe giren konutu terk etmeme, belirli bir bölgeyi terk etmeme ve belirli bir bölgeye yaklaşmama adli kontrolleri yıllarca uygulanmakta; ancak yalnızca konutu terk etmeme tedbiri için 2024 yılında tazminat imkânı tanınmış, belirli bir bölgeyi terk etmeme ve bir bölgeye yaklaşmama tedbirleri için yasada herhangi bir tazminat yolu öngörülmemiştir.
CMUK döneminde 1999’dan itibaren ve yeni CMK’nın 2005’te yürürlüğe girmesiyle yıllarca uygulanan yurt dışına çıkmama tedbiri için de durum aynıdır: Bu tedbire karar verilen yargılama beraatle sonuçlansa dahi tazminat hakkı tanınmamakta, uygulamada etkili bir iç hukuk yolu bulunmamaktadır. Halbuki yurt dışına çıkamamak yıllarca süren bir seyahat özgürlüğü kısıtıdır ve 4 No.lu Protokolün 2. maddesi kapsamındadır; telafisiz bırakılması, AİHS’nin 13. maddesindeki etkili başvuru hakkıyla da bağdaşmaz.
İletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, neredeyse her siyasi soruşturmanın en önemli işlemi hâline gelen cep telefonu ve bilgisayara el koyma tedbiri de ciddi mağduriyetler doğurmaktadır. Birkaç yılda bir, kişileri veya toplulukları adeta bir “gözetimden geçirme” amacıyla yürütülen soruşturmalarda, ikamette bulunan tüm dijital eşyaya el konulabilmektedir. Arama sırasında bulunan dijital eşyanın imajının olay yerinde alınıp cihazların derhal iade edilmesi gerekirken, kolluk imaj alma yüküyle uğraşmamak için önceden alınmış genel bir el koyma kararına dayanarak cihazlara el koymakta ve bunları uzun süre iade etmemektedir. Dijital eşya, bilişim çağının en temel ihtiyaçlarındandır; kişi el konulan cihazların yerine yenisini almak zorunda kalır. Cihazlar aylar ya da yıllar sonra iade edilse bile ekonomik ömrünü tüketmiş olur ve kişi çoktan yenisini edinmiştir. Buna rağmen bu mağduriyetin karşılığında bir tazminat ödenmemektedir.
Malvarlığına yönelik kısıtlama tedbirleri, kayyım atamaları, şirketlere ilişkin tedbirler, yönetimin TMSF gibi kurumlara devredilmesi veya malvarlığının dondurulması ise çoğu zaman kişilerin ticari hayatına mal olmakta, onları iflasın eşiğine getirmekte ve ticari itibarlarını onarılmaz biçimde zedelemektedir. Bu ağır zararların da etkili bir telafisi sağlanmamaktadır.
Tazminatın Hesaplanmasındaki Yapısal Sorunlar
Yargı mağduriyetinin en yaygın görüldüğü alan; haksız yakalama, gözaltı, tutuklama ve konutu terk etmeme adli kontrolü nedeniyle istenebilen tazminatlardır. Kanunda sınırlı olarak sayılan istisnalar dışında, hakkında beraat veya takipsizlik kararı verilen ya da herhangi bir ceza verilmeyen kişilerin tazminat isteme hakkı vardır. Tazminat, kural olarak kişinin yerleşim yeri ağır ceza mahkemesine verilecek dilekçe üzerine yürütülen bir yargılamayla maddi ve manevi olarak talep edilebilir. Ancak 8. Yargı Paketi (7499 sayılı Kanun) sonrasında, CMK m.141’in birinci fıkrasının (e), (f) ve (l) bentleri kapsamında olup 01.06.2024 tarihinden sonra kesinleşen kararlara ilişkin istemler için başvuru mercii, Adalet Bakanlığı bünyesinde 6384 sayılı Kanun’la kurulu Tazminat Komisyonu olmuştur.
Kanun tazminat taleplerinin tazminat hukukunun genel prensiplerine göre karara bağlanacağını öngörse de tazminatın Hazine bütçesinden ödenmesi nedeniyle pratikte, trafik ve iş kazaları ile diğer maddi-manevi tazminatlara ilişkin yerleşik içtihadın çok ötesinde katı bir yargısal denetim uygulanmaktadır. Maddi tazminat belirlenirken kişinin gerçek mesleği ve kazancı değil, yalnızca özgürlükten yoksun kaldığı dönemin vergilendirilmiş kazancı ve SGK kayıtlarıyla tespit edilebilen aylık geliri esas alınmakta, vergilendirilmiş kazancı olmayan ve SGK kaydı olmayanların zararı dönemin asgari ücretine göre hesaplanmakta, emsal ücret uygulaması kabul edilmemekte, dolaylı zararlar ise hiç telafi edilmemektedir. Maddi tazminata yakalama/gözaltı/tutuklama tarihinden itibaren yasal faiz işletilse de 2017’de yapılan bir düzenleme ve özellikle yüksek enflasyonun yıllarca sürdüğü ülkemizde yasal faiz oranlarının enflasyonun çok altında kalması, yargılamaların aşırı uzun sürmesiyle birleşince, maddi zarar fiilen telafi edilemez hâle gelmektedir.
Ağır Ceza Mahkemeleri, manevi tazminatı çoğunlukla enflasyon ile yasal faiz arasındaki farkın görece düşük olduğu 2006-2016 döneminin alışkanlıklarıyla, maddi tazminatın 1,5-2 katı düzeyinde belirlemektedir. Yargılamaların uzunluğuyla birleşen bu uygulama, davacıları en baştan fahiş görünen yüksek tutarlar talep etmek zorunda bırakmaktadır. Üstelik manevi tazminatta ıslah ve talebi artırma imkânı bulunmadığından, dava açıldığı tarihte makul görünen bir talep, yıllar sonra enflasyon karşısında erimekte ve mağduriyeti karşılayamamaktadır. Ağır ceza yargılamasının yanı sıra İstinaf ve Yargıtay aşamaları da hesaba katıldığında, sonuna kadar takip edilen bir tazminat başvurusu ancak 8-10 yılda sonuçlanabilmektedir.
Somut Bir Örnek: On Yılı Aşan Bir Telafi Arayışı6
Soyut tablonun nasıl bir somut adaletsizliğe dönüştüğünü bir örnekle göstermek yerinde olur. Konya 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 22.05.2015 tarihli ve 2014/176 E. sayılı kararıyla beraatine hükmedilen bir kişi, bu yargılama kapsamında 27.02.2006-02.03.2006 tarihleri arasında gözaltında kalmış, 02.03.2006’da tutuklanmış ve 11.08.2006’da tahliye edilmişti. Beraatinin ardından bu kişi, haksız gözaltı ve tutuklama nedeniyle 15.12.2015 tarihinde Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2015/551 E. sayılı dosyasıyla 20.000,00 TL maddi ve 20.000,00 TL manevi tazminat talebinde bulundu.
Mahkeme 22.04.2016 tarihinde 2.124,40 TL maddi ve 4.000,00 TL manevi tazminatın 27.02.2006’dan itibaren işleyecek yasal faiziyle ödenmesine karar verdi. Bu karar, Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 28.03.2022 tarihli kararıyla eksik inceleme ve manevi tazminatın az olduğu gerekçesiyle bozuldu. Mahkeme 06.07.2022 tarihinde bu kez 2.052,19 TL maddi ve 4.000,00 TL manevi tazminata hükmetti; bu karar da temyiz edilince Yargıtay 12. Ceza Dairesi 19.11.2024 tarihinde manevi tazminatın yine az olduğu gerekçesiyle kararı bozdu. Mahkeme 06.03.2025 tarihinde maddi tazminatı yine 2.052,19 TL, manevi tazminatı ise 8.000,00 TL olarak belirledi; bu karar da bozulunca 26.03.2026 tarihinde manevi tazminat 20.000,00 TL’ye çıkarıldı. Son karar da Hazine tarafından temyiz edilmiş olup dosya hâlen Yargıtay’da beklemektedir.
Ceza davası yaklaşık 10 yıl sürmüş, bunun ardından açılan tazminat davası da 10 yılı aşkın bir süredir kesinleşmemiştir. Maddi tazminat, yakalama/gözaltı/tutuklama tarihindeki asgari ücret esas alınarak belirlendiğinden, ıslah yapılsa dahi sonuç değişmemektedir. Öte yandan 2015’te açılan davanın on yıldan uzun süreceği öngörülemeyeceğinden, davacı o tarihteki 1.000,00 TL net asgari ücretin yirmi katı kadar manevi tazminat talep etmiş ve mahkeme bunu tümüyle kabul etmiş olsaydı bile, manevi tazminatta artırım hakkı bulunmadığından mağduriyet yine karşılanamayacaktı.
Anayasa Mahkemesi’nin emsal kararlarında7, manevi tazminat belirlenirken son karar tarihindeki uygulamaların esas alınması gerektiği vurgulanmaktadır. Ne var ki davaların aşırı uzaması, yüksek enflasyon ve AYM’de bireysel başvuruların ortalama 4-6 yıl sürmesi ile ihlal kararı sonrası yeniden yargılama süreçleri bir araya gelince, dava dilekçesinde talep edilen tutar gerçek değerini koruyamamaktadır. Bu örnekte, 166 gün (yaklaşık 5,5 ay) gözaltı ve tutuklu kalan davacı için hükmedilen maddi tazminat, yakalama tarihinden 24.06.2026’ya kadar işleyen yasal faiziyle birlikte 6.442,92 TL; 20.000,00 TL’lik manevi tazminat ise faiziyle birlikte toplam 62.790,68 TL olarak hesaplanmaktadır. Manevi tazminat, bugünün yaklaşık iki aylık asgari ücretine denk düşmektedir.
Rakamların ölçeği çarpıcıdır: 2006 yılındaki yakalama tarihinde asgari ücret 380,46 TL, 2015’teki dava tarihinde net asgari ücret 1.000,00 TL iken, mahkemenin son karar tarihi olan 2026’da net asgari ücret 28.075,50 TL’dir. 2026 asgari ücreti, 2006 asgari ücretinin yaklaşık 73,80 katı olmasına rağmen, aynı dönemde yasal faiz toplamı ancak %214 dolayında kalmıştır. Oysa aynı dosya, güncel asgari ücrete ve AYM’nin 2021/11093 sayılı bireysel başvuru kararına eklenen emsal manevi tazminat ölçütlerine göre karara bağlansaydı, haksız yargılamanın mağduruna 155.351,10 TL maddi ve 600.000,00 TL manevi tazminat ödenmesi gerekirdi. Görüldüğü gibi yargı, haksız işlem ve kararlarla mağdur ederken, mağduriyetini gidermek için açtığı tazminat davasında vatandaşı ikinci kez mağdur etmektedir.
Tazminat Komisyonu: Hak Koruması mı, Bütçe Yönetimi mi?
Özellikle son dönemde, siyasi yargılamalarda “örtülü af” olarak anılan infaz düzenlemelerinin de etkisiyle tutuklamanın neredeyse her dosyada sıradanlaşması, beraat ve takipsizlik sonrası açılan tazminat davalarının sayısını ve Hazineye yüklediği mali yükü artırmıştır. İşte Tazminat Komisyonu, bu yükün yönetimi saikiyle devreye sokulmuştur8. Ancak Türkiye genelinde binden fazla yargıcın görev yaptığı yüzlerce ağır ceza mahkemesinin baktığı tazminat davalarının, dokuz üyeyle çalışan bir komisyona devredilmesi, tazminat ödemelerinin doğurduğu Hazine yükünün faturasının, bir kez daha haksız yargılanan vatandaşa kesildiği izlenimini güçlendirmektedir. Bir hak koruma yükümlülüğünün, bir bütçe yönetimi sorununa indirgenmesi, meselenin özüyle bağdaşmaz. Devletin kendi eliyle yol açtığı mağduriyeti gidermesi, ekonomik bir tercih değil hukuki ve insani bir zorunluluktur.
Sonuç: Özrün Bir Bedeli Olmalıdır
Hâkim ve savcı kararlarıyla yakalanan, gözaltına alınan ve tutuklanan kişilerin mağduriyeti, yalnızca özgürlükten yoksun kalınan süreyle ölçülemez. Şafak baskınlarının şüphelide ve yakınlarında yarattığı travmalar, nezarethanelerde ve cezaevlerinde geçen günler, bu baskınların korkutucu havasında hayatını kaybedenler, eğitim hayatı sona erenler, mesleğini ve geleceğini yitirenler, cezaevindeki ortamdan kaynaklanan ağır ve geri dönüşü olmayan hastalıklara maruz kalanlar için bugün etkili bir telafi yolu bulunmamaktadır. Özgürlüğünden haksız yere yoksun bırakılanların mağduriyetinin giderileceği yasayla güvence altına alınmışken; aynı yargı, kendi sebep olduğu bu mağduriyetin küçük bir bölümünü karşılarken bile insanları yeniden mağdur etmektedir.Oysa beraat eden ya da hakkında ceza verilmeyen kişinin maddi ve manevi zararlarının bir nebze de olsa telafisi, devletin gönlünden kopan bir özür değil; Anayasa’nın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin emrettiği bir haktır. Bu hakkın gerçek anlamda işlemesi için zararların telafisinin de gerçek olması gerekir. Bunun için: Maddi tazminatta kişinin gerçek kazancı ve gerektiğinde emsal ücret esas alınmalı, dolaylı zararlar da kapsanmalı; tazminat tutarları ve faiz, enflasyon karşısında değer kaybını önleyecek biçimde son karar tarihine göre güncellenmeli; manevi tazminatta talep artırımı (ıslah) mümkün kılınmalı; imza, yurt dışına çıkmama, belirli bölgeyi terk etmeme ve yaklaşmama gibi adli kontrol türleri ile uzun süreli iletişim denetimi ve dijital el koymadan doğan zararlar açıkça tazmin kapsamına alınmalı; tüm bu süreçler makul sürede sonuçlandırılmalıdır. Aksi hâlde “pardon”, bedeli yalnızca mağdura ödetilen boş bir söz olarak kalmaya devam edecektir. Halbuki gerçek bir hukuk devletinde özrün bir bedeli vardır ve bu bedeli, hatayı yapan öder.
- Sekanina/Avusturya, Rushiti/Avusturya ve Allen/Birleşik Krallık çizgisinde ↩︎
- 28.06.2014 tarihli 29044 sayılı resmî gazetede yayınlanan 6545 sayılı ve 18.06.2014 tarihli kanunun 70. Maddesi ile CMK 141. Maddesine 3. Fıkrasına eklenen hüküm şu şekildedir: “Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir.” ↩︎
- Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 08.03.2021tarihli 2019/2195 E., 2021/2311 K. sayılı kararı şöyledir: “Davacı tarafın 15.02.2016 tarihli dava dilekçesinde ileri sürdüğü iddialar 5271 sayılı CMK’nın 141/3. maddesinde düzenlenen hakimler ve Cumhuriyet savcılarının eylemlerinden ötürü tazminat istemine ilişkin olup, tazminata konu edilen eylemlerle ilgili olarak hakim ve Cumhuriyet savcısı hakkında adli veya idari soruşturma yapılıp yapılmadığı, yapılmış ise akıbetinin ne olduğu Hakimler ve Savcılar Kurulundan araştırılıp açıklığa kavuşturularak, sonucuna göre karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi, Kanuna aykırı olup” ↩︎
- 12.03.2024 tarihli 32487 sayılı resmi gazetede yayınlanan 7499 sayılı ve 02.03.2014 tarihli kanunun 12. maddesiyle CMK 141. Maddesine 3. Fıkrasına eklenen hüküm şu şekildedir: “Konutunu terk etmemek veya uyuşturucu, uyarıcı veya uçucu maddeler ile alkol bağımlılığından arınmak amacıyla hastaneye yatmak dâhil, tedavi veya muayene tedbirlerine tâbi olmak ve bunları kabul etmek şeklindeki adli kontrol yükümlülükleri uygulandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen, Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.” ↩︎
- Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 3/4/2023 tarihli ve E.2021/4868, K.2023/1064 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: “…5271 sayılı Kanun’un 141 inci maddesinin birinci fıkrasında tazminat istenebilecek hallerin tahdidi olarak sayılmak suretiyle hüküm olarak alınan, adli kontrol kararlarının ise tazminat istenebilecek korumasının arasında sayılmaması nedeniyle adli kontrolüne ilişkin manevi tazminatın reddine karar verilmesi gerekirken kısmen kabulüne karar davalı olarak kararın kesintiye uğratılması yapılır…” ↩︎
- Benzer dosyalar için: https://x.com/av_eyyup_akinci/status/2003779929649918356?s=46&t=PxSnJf1i2Wjwpm7MSEp6JA ↩︎
- https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/BireyselBasvuru?id=a2JiOmUwYmM4MTlkLWI3NzEtNDUyNi04YjZlLTAwYWMyNmI4ODY5Mw&type=BireyselBasvuru ↩︎
- CMK 142. Maddesi: (2) İstem, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır. (Ek cümleler: 2/3/2024-7499/13 md.) Ancak, 141 inci maddenin birinci fıkrasının (e), (f) ve (l) bentleri kapsamındaki istemler bakımından 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Tazminat Komisyonunun Görevleri ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Bu fıkra uyarınca 6384 sayılı Kanun kapsamında olmasına rağmen ağır ceza mahkemesine yapılan istemler, Komisyona gönderilir. ↩︎
