Cezaevinde Büyüyen Çocuklar
MAZLUMDER’in 2020 tarihli “Çocuk Hakları Çerçevesinde Türkiye’de Cezaevinde Büyüyen Çocuklar Raporu” Işığında Güncel Bir Değerlendirme
Av. Nurdan ÇİÇEK
“Çocuklar, yetişkinlerin cezalarının ya da idari kararlarının görünmeyen tarafları olmamalıdır.”
I. Giriş
Altı yıl önce MAZLUMDER Çocuk Hakları Komisyonu olarak ceza infaz kurumlarında anneleriyle birlikte yaşayan çocuklara ilişkin bir rapor hazırlarken amacımız, çoğu zaman fark edilmeyen bir hak ihlalini görünür kılmaktı. Haklarında hiçbir mahkûmiyet kararı bulunmayan bu çocuklar, yalnızca annelerinin infaz süreci nedeniyle çocukluklarının en kritik yıllarını kapalı kapılar ardında geçirmek zorunda kalıyordu. Aradan altı yıl geçti. Ancak o gün sorduğumuz soru bugün de güncelliğini ve vicdani ağırlığını koruyor: Hiçbir suçu olmayan bir çocuk, neden çocukluğunu bir ceza infaz kurumunda geçirmek zorunda kalır?
Aradan geçen altı yılda çocuk hakları alanında akademik çalışmalar arttı, sivil toplum örgütleri yeni raporlar yayımladı ve uluslararası insan hakları mekanizmaları tavsiyelerini yineledi. Tüm bu gelişmelere rağmen ne yazık ki meselenin özü değişmedi. Çocuklar hâlâ kamuoyunda bağımsız birer “hak öznesi” olarak değil, kadın mahpusların birer “uzantısı” veya “eklentisi” gibi görülüyor.
Oysa özgürlüğünden yoksun bırakılan kişi annedir; çocuk ise bu hukuki sürecin hiçbir yerinde taraf değildir. Buna rağmen ilk adımlarını hapishane avlusunda atmakta, ilk oyunlarını beton zeminlerde oynamakta ve hayatı adeta bir infazın gölgesinde tanımaktadır. Bu durum, konuyu sadece infaz hukukunun değil, doğrudan çocuk hakları hukukunun ve temel insan onurunun acil bir meselesi haline getirmektedir.
II. 2020’den Bugüne: Değişenler ve Değişmeyenler
2020 raporumuzda, bir çocuğun gelişimini yalnızca beslenme, barınma veya sağlık gibi asgari fiziksel ihtiyaçlar üzerinden okumanın büyük bir yanılgı olduğunu vurgulamıştık. Bugün erken çocukluk gelişimine ilişkin bilimsel literatür, o günkü saha gözlemlerimizi verileriyle doğruluyor: Güvenli bağlanma, açık havada geçirilen serbest zaman, akran ilişkileri ve kendi düzeni içinde oyun oynayabilme özgürlüğü, bir insanın sadece çocukluğunu değil, yetişkinlikteki ruh sağlığını da doğrudan inşa eder. Bu hal aynı zamanda çocuğun zihin inşasının tek ebeveynden ve suç ve ceza örüntüsünden ibaret bir dünya olmasına da zemin hazırlayan bir durumdur. Bu bilimsel gerçekler bizi kaçınılmaz olarak hukukun en temel ilkelerinden birine götürüyor: Cezanın Şahsiliği. Anayasal bir güvence olan bu ilke, suçun ve cezanın yalnızca fiili işleyen kişiye ait olduğunu söylemektedir. Ancak annesiyle cezaevinde kalan çocuk, hukuken “hür” görünse de fiilen en ağır tecridi yaşamaktadır. İşte bu noktada, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 3. maddesinde düzenlenen ve Çocuk Hakları Komitesi’nin 14 No’lu Genel Yorumu ile çerçevesi çizilen “Çocuğun Üstün Yararı” ilkesi devreye girmelidir. Bu ilke soyut bir tavsiye değil; devletin çocukla ilgili her kararda öncelikli olarak gözetmesi gereken hukuki bir yükümlülüktür. Devletin görevi, yalnızca cezaevlerini çocuklar için “biraz daha katlanılabilir” kılmak değil; çocuğun doğal gelişim ortamını koruyacak alternatif infaz mekanizmaları geliştirmektir.
Günümüze gelindiğinde 2020 yılından bu yana ceza infaz kurumlarında anneleriyle birlikte kalan çocukların yaşam koşullarının iyileştirilmesine yönelik bazı adımların atıldığı görüyoruz. Fiziksel mekânların çocuk dostu hâle getirilmesi, oyun alanlarının artırılması, kreş ve gelişim destek hizmetlerinin yaygınlaştırılması yönündeki çabalar kuşkusuz önemlidir. Lakin bu iyileştirmeler, sorunun özüne temas etmemektedir. Zira mesele, çocukların ceza infaz kurumlarında hangi koşullarda tutulduğu değil; çocukluklarını neden hâlâ bu kapalı kurumlarda geçirmek zorunda kaldıklarıdır. Nitekim Adalet Bakanlığının kamuoyuyla paylaştığı son resmi verilere göre, 2021 yılı itibarıyla anneleriyle birlikte ceza infaz kurumlarında kalan çocuk sayısı 345’tir. Buna karşılık, son beş yıla ilişkin güncel ve düzenli istatistiklerin kamuoyuyla paylaşılmamış olması, hem sorunun boyutunun sağlıklı biçimde değerlendirilmesini hem de geliştirilen politikaların etkililiğinin ölçülmesini güçleştirmektedir. Çocuk hakları alanında şeffaf ve düzenli veri paylaşımı, hak temelli politika üretiminin ve kamu denetiminin vazgeçilmez unsurlarından biridir.
Bu bağlamda Bangkok Kuralları, Nelson Mandela Kuralları ve Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi’nin (CPT) standartları da aynı çizgide birleşir: Çocukların kapalı kurumlarda bulunması olağan bir durum olarak kabul edilemez ve her olay kendi özelinde, çocuğun yararı gözetilerek değerlendirilmelidir.
Bu ilkesel yaklaşım yalnızca ceza infaz kurumları bakımından değil, çocukların özgürlüklerinden fiilen yoksun bırakıldıkları diğer kapalı kurumlar bakımından da aynı ölçüde geçerlidir. Her ne kadar 2020 yılında yapmış olduğumuz rapor çalışmasının temeli, gözlemlerimiz çocuğun üstün yararı ile “kapatılma” mekânları arasındaki bu varoluşsal çelişkiyi yalnızca ceza infaz kurumlarıyla sınırlı tutmuş olsa da, MAZLUMDER olarak son iki yıl içeresinde gerçekleştirdiğimiz Geri Gönderme Merkezleri (GGM) ziyaretlerimizde, çocuklar açısından benzer ve son derece üzücü uygulamalarla karşılaştık: Göçmen statüsündeki çocuklar da tıpkı cezaevlerindeki akranları gibi, idari gözetim altındaki anneleriyle birlikte son derece uzun süreler boyunca yetişkinlerle birlikte bu merkezlerde tutulmaktadır. Saha gözlemlerimiz neticesinde müşahede ettik ki GGM’lerin fiziksel yapıları, güvenlik tedbirleri ve gündelik işleyişleri bakımından çocukların deneyimlediği yaşam, ceza infaz kurumlarını hatırlatan birçok ortak özellik taşımaktadır.
GGM’ler de çocukların karşı karşıya kaldıkları durum tamamen idari bir süreçten ibaret olması hasebiyle, çocuk hakları hukuku açısından idari gözetim ve bu merkezlerde tutulma, çocuklar için ancak “en son çare olarak düşünülebilecek ve mümkün olan en kısa süreyi kapsayacak” istisnai bir uygulama olmak zorundadır. Mevcut pratik ise, çocukların en temel gelişimsel haklarından mahrum kalarak büyümek zorunda kaldıklarını göstermektedir. GGM’lerde anneleriyle birlikte tutulan çocukların durumu da en az cezaevindeki çocuklar kadar acil, derin ve yapısal bir hak ihlalidir.
III. Çocukluğun Doğası ve Kurumsal Mekân Çelişkisi
İster ceza infaz kurumu olsun ister Geri Gönderme Merkezi; bu mekânların doğası ile çocukluğun ihtiyaçları arasında köklü bir uyumsuzluk vardır. Bu kurumlar doğaları gereği güvenliği, denetimi ve gündelik yaşamın sıkı kurallarla zapturapt altına alınmasını esas alır. Çocukluk ise keşfetmeye, spontane ilişkilere, doğayla temasa ve özgürlüğe ihtiyaç duyar.
2020 raporunu hazırlarken görüştüğümüz, derneğimize yazılan mektuplardan edindiğimiz bilgilendirmelerde annelerin anlatımlarında dikkat çeken ortak noktalardan biri, çocukların günlük hayatının büyük ölçüde kurumun belirlediği zaman çizelgesine göre şekillenmesiydi. Açık havaya çıkış saatleri, sayımlar, görüş günleri ve günlük düzen çocukların hayatını da belirliyordu. Hatta aralarında özel bakım gerektiren çocukların olduğunu durumlarda bile, bu çocuklar hakkında da aynı kuralların geçerli olduğunu müşahede ettik. Bu tablo, Foucault’nun disiplin kurumlarına ilişkin çözümlemelerini akıllarımıza getirdi. Foucault’nun dikkat çektiği gibi, bu kurumlarda yalnızca özgürlük değil; zamanın kullanımı, mekânın paylaşımı ve gündelik hayatın ritmi de kurumsal kurallar tarafından belirlenmektedir. Bu aşikâr durum da meselenin aslının, sistemin çocukluğun kendiliğinden gelişmesi gereken alanlarını kaçınılmaz olarak daralttığı gerçekliğidir. Agamben’in hukuki statü ile fiili gerçeklik arasındaki yarığa dair tespitleri de bu paradoksu özetler: Çocuk kâğıt üzerinde “özgür” ve masumdur; ancak pratik yaşamda özgürlüğün en sert şekilde sınırlandığı bir mekânda nefes almaktadır. Bu tezat hem cezaevindeki hem de GGM’lerdeki çocukları sadece birer idari/infaz konusu olmaktan çıkarıp, insan hakları mücadelesinin en öncelikli özneleri haline getirir.
IV. Sonuç
Altı yıl önce bu raporu hazırlarken hedefimiz, bu görünmez çocukları haklarıyla birlikte toplumun ve hukukun gündemine taşımaktı. Bugün elimizde daha fazla bilimsel veri ve uluslararası standart var, ancak temel sorun hâlâ çözülmeyi beklemektedir.
Kanaatimizce artık tartışılması gereken temel mesele, çocukların ceza infaz kurumlarında veya Geri Gönderme Merkezlerinde hangi fiziksel koşullarda kalacağı ya da bu kurumlara kaç oyuncak konulacağı değildir. Asıl tartışılması gereken husus; hiçbir çocuğun, hakkında verilmiş herhangi bir mahkûmiyet veya idari karar bulunmamasına rağmen çocukluğunu kapalı kurumlarda geçirmek zorunda kalmayacağı alternatif, insani, hukuki ve sosyal mekanizmaların nasıl geliştirileceği ve hayata geçirileceğidir. İnfazın ertelenmesi, denetimli serbestlik uygulamalarının çocuk yararı ekseninde genişletilmesi, toplum temelli infaz modelleri, anne ve çocuk için güvenli alternatif barınma imkânları ile aile temelli destek mekanizmalarının güçlendirilmesi bu yaklaşımın temel unsurlarını oluşturmaktadır.
Bu nedenle mesele yalnızca ceza infaz sisteminin veya göç idaresinin sorumluluğunda görülemez. Çocukların üstün yararı gereği, Adalet Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, yerel yönetimler ve çocuk hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının birlikte hareket ettiği disiplinler arası ve hak temelli bir politika oluşturulmalıdır. Özellikle anneleriyle birlikte kalan çocuklar bakımından, infaz kararlarının uygulanması sürecinde çocuğun üstün yararını esas alan zorunlu sosyal inceleme raporlarının hazırlanması, her somut olayda alternatif tedbirlerin değerlendirilmesi ve çocuk açısından kurum dışında yaşamın mümkün olup olmadığının öncelikle araştırılması bir yükümlülük hâline getirilmelidir.
Bununla birlikte, Geri Gönderme Merkezlerinde bulunan çocuklar bakımından da göç yönetiminin temel yaklaşımı idari gözetim değil, çocuk koruma sistemi olmalıdır. Çocukların ve çocuklu ailelerin idari gözetim altına alınması ancak istisnai ve son çare olarak değerlendirilmeli; bunun yerine toplum temelli kabul modelleri, koruyucu sosyal hizmet mekanizmaları, uygun barınma merkezleri ve düzenli sosyal destek programları hayata geçirilmelidir. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi’nin de vurguladığı üzere, yalnızca göçmen statüsü sebebiyle çocukların özgürlüğünden yoksun bırakılması hiçbir zaman çocuğun üstün yararı ile bağdaşmamaktadır.
Ek olarak, güncel verilere ceza infaz kurumlarında veya Geri Gönderme Merkezlerinde anneleriyle birlikte kalan çocuklara ilişkin güvenilir ve düzenli veri toplanması, kamuoyuyla paylaşılması ve bağımsız denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Çocukların gelişimsel, psikolojik ve sosyal durumlarını izleyen çok disiplinli takip sistemleri kurulmalı; üniversiteler, barolar ve çocuk hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla düzenli etki analizleri yapılmalıdır. Hak temelli politikaların üretilebilmesi, ancak görünür ve denetlenebilir bir sistemin kurulmasıyla mümkündür.Sonuç olarak, çocuk hakları ve insan onuru bakımından gerçek başarı; kapatılma mekânlarını çocuklar için biraz daha “yaşanabilir” hâle getirmek değil, hiçbir çocuğun çocukluğunu cezaevlerinde veya Geri Gönderme Merkezlerinde geçirmek zorunda kalmayacağı bir infaz ve göç sistemini inşa edebilmektir. Devletin yükümlülüğü, çocukları kapalı kurumların koşullarına uyarlamak değil; hukuk düzenini ve kamu politikalarını çocukların üstün yararına uygun şekilde yeniden şekillendirmektir. Çocukların özgürlükten yoksun bırakılmadığı, aile bütünlüğünün korunduğu ve çocuğun üstün yararının bütün idari ve yargısal süreçlerin merkezine yerleştirildiği bir yaklaşım hem ulusal hukukun hem de Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerinin zorunlu kıldığı asgari standarttır.
