Samet Beycioğlu 1 Ağustos 2026

Cezaevi Tarihçesi

Av. Samet BEYCİOĞLU

Günümüz cezalandırma aygıtları arasında Türkiye’de ve dünyada en baskın araçlardan birisi haline gelmiş olan cezaevlerine, modern devletler ve egemenler tarafından kurumsal bir kimlik kazandırılmış durumdadır. Birey nezdinde “ıslah”, “iyileştirme”, “topluma kazandırma” gibi bir takım teorik müspet amaçlara dayandırılarak meşruiyetini muhafaza eden cezaevleri, yakın tarihi süreçte uygulamadaki varlığı ve sürekliliği sebebi ile zihinlerde alternatifsiz bir cezalandırma aracıymış gibi yanlış bir algıya/anlaşılmaya neden olmaktadır. Modern ceza ve infaz hukuku sistemlerinde cezaevlerinin, her ne kadar bireysel ve toplumsal faydaları öne çıkarılmaya çalışılsa da pratikteki gerçekliği ile temelde insan doğasına aykırı olduğu, hedeflenen olumlu etkilerin aksine bireyde ve toplumda özellikle sosyal, psikolojik ve bedensel birçok ağır ve kalıcı hasarlara yol açtığı, yapılan inceleme ve araştırmalarda açıkça ortaya koyulmaktadır. Bu manada cezaevi tarihi seyrini ve pratikteki tecrübeleri birçok yönüyle ortaya koyup, en başta mahpuslar ve yakınlarının tanıklığındaki bu baskı ve cezalandırma aygıtını tüm neticeleri ile birlikte gerek evrensel hukuk kaideleri gerekse insan hak ve özgürlükleri açısından değerlendirmeye ve izah etmeye çalışacağız.

A-   Avrupa’daki Durum

Cezaevi, terim olarak tarihi süreç içinde hapishane, mahpushane, zindan gibi birçok benzer terimle ifade edilmiştir. Tarihi süreç içerisinde cezaevleri kurumsal anlamıyla ilk olarak 16. ve 17. Yüzyıllarda ortaya çıksa da bireyin hürriyetinin kısıtlandırılması anlamındaki işlevi, tarihin ilk dönemlerine kadar dayanmaktadır.

Antik çağlara varan “hapsetme” kültürü ilk olarak Roma’da kendini göstermiştir. Fakat bu dönemlerde “hapis” kavramı doğrudan bir ceza olarak değil, cezanın belirlenmesine kadar bireyin bekletilmesi ya da tutukluluk diyebileceğimiz bir işlevde kullanılmıştır. “Roma’da bugünkü anlamıyla hüviyetlendiremesek de insan kapatılan mekanlara rastlıyoruz!.. İnsan kullanımına yatkın kayaların doğal yataklarından söküldükleri maden ocakları, madenden yana tükenip de derin boşluk ve galerilerden ibaret mekânlar haline gelince, akıbeti belirlene kadar suçlular, giriş kısımlarına duvarlar örülerek ve önlerine de nöbetçiler koyularak bu mekânlarda bekletilirlerdi… Yine de bu, verilmiş “hükümle bekletmek” anlamında bir bekletiş değil, verilecek “hükmü beklemek” anlamındaki bir bekletiliştir!..”1

Bu dönemde sadece eski maden ocakları ile sınırlı tutulmayan “hapis” mekânları, farklı biçimlerde de işlevini gerçekleştirmiş, toplumdaki bireylerin suçlarına ve statülerine göre de cezaların infazında farklılıklar ortaya çıkmıştır. “Ya iki bin beş yüz yıllık Mamertine Hapishanesi!.. Aziz Pavlus ve Aziz Peter’in de bir dönem burada hapsedildiklerinin rivayeti, bu hapishanenin cazibesini artırsa da, kent kanalizasyonuna bağlanan sarnıcıyla pisliğe mekan olma hissi baskın çıkar ve Mamertine Hapishanesi ölen konuklarını, cüz cüz lağım farelerinin çapraşık içlerinde hapsolsun diye, lağıma atar!.. Roma’ya karşı devlet suçu işleyenler burada infazlarını beklerken, seçkin ve düzeyli zanlılar, kendilerinden söz alınarak kendi evlerinde bekletilirler… Zaten her aile, kendi fert ve kölelerini cezalandırmak için kiler, mutfak ya da salon gibi bir de küçük zindancığı olan evlere sahiptir.”2 Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Roma döneminde “hapsetme” işleminin icra ve yetkisi sadece devlet elinde tutulmamış ve toplumdaki ailelere de kendi fert ve kölelerini hapsederek cezalandırma inisiyatifi tanınmıştır.

0rta çağa geçilmesiyle birlikte “hapis” ve “hapsetme” kavramları da usul ve uygulama açısından yeni bir boyuta evrilmiştir. “Zindanları ve hapsetmenin bir ceza, ıslah ve men etme aracı olarak kullanılmasını sistemli bir tatbik halinde ilk defa Orta Çağ kiliselerinde görüyoruz…”3

Orta çağda dehşete düşürücü hapishaneler anlamındaki zindanlar cezalandırmanın mekânları olmuştur. Buralara atılan mahkûmların çoğunlukla ölünceye kadar burada kalmaları ceza biçimiydi.4

Batının, Antik Çağ’dan Ulus Devletler Çağı’na doğru akan tarih şeridi üzerinde, konaklayabileceği en yakıcı, en puslu, en vehimli zaman kesiti Orta Çağ idiyse eğer, en karanlık, en sert, en boğucu ve en tutucu mekân zemini de kilisedir!.. Bir kan sırtlanını bir süt kedisinden farklı kılan, kopartıcı pençe, parçalayıcı dişler ve onların da üstünde koparmak ve parçalamak iştahlı tabiatıdır ya işte; tabiatıyla bir süt kedisinden farklı olan sırtlan kilisenin, diş ve tırnakları halinde icraat malzemesi olarak kullandığı da, Engizisyon Mahkemeleri’dir!..

Kilise tarafından, sözüm ona bir yargılamadan sonra icapları görülsün diye Engizisyona sevk edilenlerin, parçalanmadan evvel bekletilişleri, manastırları, piskoposluk saraylarını ve kraliyet sarayı zindanlarını, bugünkü anlamına yakın olarak ilk hapishane binaları kıldı.”5

İzah edildiği üzere Orta Çağ dönemlerinde ceza ve infaz sistematiği olarak, adaletten kopuk bir anlayışla yargı ve yargılama zulmünün başını çeken Engizisyon Mahkemeleri, hapsetme ve cezalandırma yetkisinin kullanılmasında aktif ve acımasız bir rol oynamıştır. Bu duruma bağlı olarak da manastırlar, piskoposluk sarayları ve kraliyet saray zindanları, kaleler vb. mekânlar da bu dönemde hapishane işlevinde kullanılmıştır.

Batılı kaynaklar, Napolyon tarafından kapatılacağı 19. Asrın başına kadar Engizisyon zulmüne maruz kalanların sayısını milyonlarla ifade ederler. Milyonlarca insanın her biri yakılmış mıdır bilinmez ama, tamamına yakınının zorlu sorgulama süreçleri boyunca manastırlarda, piskoposluk saraylarında, kalelerde, kulelerde hapislik namına bekletildiğini söyleyebiliriz.”6

Orta çağ sonrası yaşanan Fransız Devrimi ve devamındaki süreç ise ceza ve infaz sistemleri için yeni bir yol haritası çizmiştirFransa’daki Bastille Kalesine yapılan baskın yeni bir sürecin kıvılcımı olmuştur. “Bastille Hapishanesi, mevcudu muhafaza etmek isteyen krallık monarşisi muhafazakarlarıyla, mevcudu devirmek isteyen devrimciler arasında vuku bulan ve neticesiyle Fransız İhtilali’ni doğuran çekişmenin sembol bir ring alanıdır!.. 14 Temmuz 1789… Paris’i İngilizlere karşı korumak maksadıyla yapımı 14. asırda tamamlanmış ve tam iki yüz yıl boyunca kale olarak kullanılmış bir yapının önünde, bu defa İngilizler değil, bizzat Fransız halkı muhasara halinde… İki yüz yıl boyunca dumanı tüttürülen bir kalelik misyonu ardından zindan kimliğine büründürülen ve bu ana kadar mahpus olarak çoğunlukla büyük senyörleri, ilim ve fikir adamlarını, ağırlamış olan bu yapının içinde değil de önünde toparlananlar bu defa, aşağı takımdan görülen halk kitleleri… Kaledeki küçük garnizonun komutanı Marki de Louney’den, hapishanenin teslimini, istiyorlar… Önce emrindeki 110 asker ve kalesinin 23 metre yükselen ve hendeklerle çevrili olan 8 kulesine güvenen Louney, baskın vermek isteyenlerden birkaç Fransız’ı öldürmüş olmasına rağmen, kale önüne getirilen bir top yüzünden ölmeyi göze alamaz ve Bastille Hapishanesi’ni teslim eder…”7

Fransız devrimi ve devamındaki reform sürecinde rol oynayan bu olay ve diğer iktidar mücadeleleri, iktidar değişim sürecinde ceza ve infaz sistemlerini başlangıç aşamasında bir intikam teorisi üzerine işlevselleştirmiştir. “Yakınçağ Avrupası’nda zindan, kilisenin aydınlanmacılar karşısındaki gerileyişine nispeten, Fransız İhtilali şahsında belki de, zulüm aletinin bir değiş tokuşu şeklinde temayüz etti. Kilisenin “kazığa oturtup yakmakla” sembolize edilebilecek zulüm aleti, Fransız Devrimi’nin giyotin makasında “kelleyi omuz hizasından koparmak” suretine döndü ve kıyımına böylece devam etti. Tedhiş-terör dönemi mahkemelerinin, zanlı hakkında ya ölüm ya da beraat şeklinde karar vermesi, zindanları ceza infaz mekânları olmaktan, ölüm için bekletme mekânlarına döndürüvermişti.”8

Kurtlukta kanun düşeni yemek idiyse eğer, Fransa Devriminin Robespiyer idaresindeki beş yıllık tedhiş-terör döneminde bu kanun, yenilmek istenenin düşürülmesindedir!.. O artık, bütün konvansiyon nazarında bir “giyotinlik namzedi” dir. Tevkif… Fransa’da bu yıllar zindan ve hapsediliş için sadece, celladın giyotini hazırlamasına kadar bir bekletilmekten ibarettir.

İçlerindeki karanlığın mahiyet değiştirmesi ve şifa kabul etmez bir hal almasıyla birlikte, Fransa ve Fransa şahsında Avrupa’nın bu dönemde zindanlar, mahiyet ve işlevleri itibariyle sadece birer tutulma karargâhıdırlar.”9

“Paris’in Bastille’si gibi, Sen Petersburg’un Petrapavlosky’si, kaleden zindana dönüşüm süreçleri ayrı bir husus, zindanlık hüviyetleriyle evvela devrimcilerin “kapatıldığı”, devrimler ardından da devrimcilerin “kapattığı” birer kasvet yuvasıdırlar…”10

Bu durum sadece Fransa özelinde yaşanmamış olup, mevcut olayların Avrupa geneline etkisi ile diğer ülkelerde de benzer tutumlar gözlemlenmiştir.

Fransa Paris’inde Bastille Hapishanesi, Rusya Sen Petersburg’unda da Petrapavlovsky Hapishanesi, krallık ve monarşi elinde halkların kavrulduğu sembol zindanlar iken, devrimcilerin eline geçişlerinde de “şahs-ı mekân”larında da mevcudun devrildiği sembol yapılar olmuştur!..

Fransa İmparatoru ve Rus Çarı şahsında, krallık ve monarşi zindanları, tüm koltukları doldurulmuş bir köy minibüsüyse eğer, Fransız ve Rus devrimleri elinde zindan, insanların nefes bile almalarını zor kılacak kadar balık istifi edilmiş bir metropol otobüsüdür!..”11

Orta çağ sonunda ve Fransız Devrimi geçiş sürecinin aşılması ile birlikte “hapsetme” kavramı, hapishanelerin kurumsallaşması ile salt bir ceza aygıtı olarak anlam kazanmaya başlamıştır. “Batıda hapishanelerin 17. Yy sonu ve 18. Yy başında ortaya çıktığı düşünülürse hapishaneler yaklaşık 200 yıllık kurumlardır.”12

Cezaevi mantığının, kurumsal bir işlev kazanmasında 17. Ve 18. Yüzyılda yaşanan tarihsel olgular baskın bir rol oynamıştır. Özellikle Sanayi Devrimi ve diğer ekonomik, sosyal olgular bu duruma öncülük etmiştir. “Hapishanenin ortaya çıkış dönemleri kapitalizmin ortaya çıkış dönemidir. Hapishaneler modern bir şiddet toplumu olan kapitalizmin en üst şiddet kurumlarından birisidir. Hapishaneler bir reform aracı olarak tasarlanmışlardır. Öncelikle potansiyel suçlu olarak görülen herkes, başta sokaklarda yaşayan serseriler, sakatlar, deliler, işsizler güçsüzler kapatılmıştır. Ve Avrupa’nın belli başlı şehirlerindeki nüfusun büyük bir kısmı önemli bir bölümü kapatılmıştır; ta ki bu insanlar çalışmayı kabul edinceye kadar. Yani kapatılma tamamen üretim süreciyle ilgili görülmüş iktisadi akla dayalı toplumsal düzenlemelerin işleyişlerini sağlamak amaçlanmıştır. Kapatma ile hapsetme aynı şey değildir. İşkence amaçlı kapama hapishane öncesine uzanır ve itaat amaçlıdır.”13

18. yüzyıl itibari ile ceza, infaz ve hapsetme kavramları hukuki reform sürecinin etkisine girmiş ve Avrupa genelinde uygulamada eski ceza ve yargılama usullerine nazaran derin değişiklikler gözlemlenmiştir. “Suçun herkesin önünde itiraf edilmesi uygulaması Fransa’da ilk kez 1791’de kaldırılmış, kısa süreli bir geri dönüşten sonra, 1830’da yeniden kaldırılmıştır; kazığa bağlama ise 1789’da ilga edilmiştir; İngiltere için bu tarih 1837’dir. Avusturya, İsviçre ve ABD’nin Pennsylvania gibi bazı eyaletlerinde uygulanan, mahkûmların sokak ortasında ve şehirlerarası yollarda çalıştırılmaları -demir boyunduruklu, çok renkli kıyafetleri olan, ayakları prangalı kürek mahkûmları; bunlarla halk arasında meydan okuma, küfür, alay, darbe, kin veya işbirliği işaretleri biçiminde alışverişler olmaktadır- XVIII. Yüzyılın sonunda veya XIX. Yüzyılın ilk yarısında hemen her yerde kaldırılmıştır. Şiddetli eleştirilere rağmen, teşhir Fransa’da 1831’e kadar sürmüştür –Real, “mide bulandırıcı bir sahne” demekteydi-; Nisan 1848’de sonunda kaldırılmıştır. Kürek mahkûmlarının Brest’ten Toulon’a tüm Fransa yollarında sürükledikleri zincirlere gelince, 1837’de onların yerine siyaha boyanmış hapishane arabaları geçmiştir.”14

Modern hukuk sistemlerinin tarihsel olgular sebebi ile hızla yerleşmeye başlaması da bu dönemin Avrupa geneline yansıyan bir gerçekliğidir. “Geleneksel adalet açısından büyük “rezaletler”in, sayılamayacak kadar ıslahat projesinin dönemidir; yeni bir yasa ve suç teorisi, cezalandırma hakkının siyasi ve ahlaki açıdan yeni bir meşrulaştırılması; eski kararnamelerin iptali, örf hukukunun kaldırılması; “modern” hukuk sistemlerinin devreye sokulması: Rusya 1769, Prusya 1780, Pennsylvania ve Toskana 1786, Avusturya 1788, Fransa 1791, Yıl IV, 1808 ve 1810. Ceza hukuku için yeni bir çağ.”15

Uygulamada doğrudan bedeni muhatap alan cezalardan salt anlamıyla özgürlüğün sınırlandırılması sürecine geçiş, aşamalı olarak gerçekleşmiş ve başlangıç dönemlerinde özgürlüğün sınırlandırılması ile birlikte ek cezalar da getirilmiştir. “Fakat zorunlu çalışma veya hatta hapis –tam bir özgürlükten mahrumiyet- gibi bir ceza, hiçbir zaman bizzat bedenin kendini hedefleyen ek bir ceza olmadan uygulanmamıştır: gıda tayınlaması, cinsel yoksunluk, dayak, hücre.”16

Hapis cezasına geçiş sürecinde Fransa özelinde 1670 Kararnamesi, eski uygulamalar açısından bu dönemde dikkat çekici bir düzenlemedir. “1670 Kararnamesi ceza uygulamasının genel biçimlerini Devrim’e kadar hükmü altında tutmuştur. Hükme bağladığı cezaların hiyerarşisi şöyledir: ”Ölüm, konunun kanıt gerektirmesiyle birlikte, sürekli kürek, kamçılama, suçunu herkesin önünde itiraf etme, sürgün.”17

Özellikle usul açısından birçok eleştirinin getirildiği yargılama, bu dönemde adalet ve hakkaniyet ilkelerinden oldukça uzak bir yol izlemektedir. “İngiltere’nin meydana getirdiği büyük istisnanın dışında, birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Fransa’da da tüm ceza usulü karar aşamasına kadar gizli kalmaktaydı; yani yalnızca halka değil aynı zamanda bizzat sanığa da gizli kalmaktaydı. Bir önceki dönemin sertliğini özetleyen ve bazı noktalarda da güçlendiren 1670 kararnamesine göre, sanığın usul sürecinin parçalarına dahil olması olanaksızdı, muhbirlerin kimliğini bilmesi olanaksızdı, tanıkları reddetmeden önce tanıklıkların yönünü bilmesi olanaksızdı, kendi yanındaki doğrulayıcı olguları davanın sonuna kadar geçerli saydırtması olanaksızdı ister usule uyulup uyulmadığını gözetmek ister savunmaya katılmak üzere bir avukat bulundurması olanaksızdı.”18

Fransız Devrimi sonrası süreçte 1670 Kararnamesinin yerine getirilen 1810 tarihli Ceza Yasası, ceza ve usul açısından yeni bir durum ortaya çıkarmıştır. “1810 tarihli Ceza Yasasında, belli bazı biçimler altında olmak üzere, ölüm ile para cezaları arasında, adeta mümkün ceza alanının tümünü işgal etmektedir. Yeni yasa tarafından kabul edilmiş olan cezalandırma sistemi nedir? Bütün biçimleriyle hapsetmedir. Ve yasanın hükmettiği bu hapsi, İmparatorluk, hemen bir cezalandırma, yönetim ve coğrafya hiyerarşisine göre hayata geçirmiştir: en alt basamakta, her sulh mahkemesine bağlı olan belediye polis hapishaneleri; her kent bölgesinde tutukevleri; bütün illerde birer ıslahhane; tepede ağır suçlular için merkez hapishaneleri veya bir yıldan fazlaya mahkûm edilenler için ıslahhaneler; nihayet bazı limanlarda kürek cezası çekilen zindanlar vardır.”19

Hapishanenin tarihte ilk olarak hayata geçmesi ise bu tarihlerden daha eskiye dayanmaktaydı. “Bu modellerin en eskisi, bütün diğerlerine az çok ilham vermiş sayılanı, 1596’da açılan Amsterdam Rasphuis’idir. Burası ilke olarak dilencilere ve genç suçlulara yönelikti. İşleyişi üç büyük ilkeye boyun eğmekteydi: cezanın süresi, en azından bazı sınırlar içinde bizzat yönetim tarafından ve mahpusun hal ve gidişine göre belirlenebilmekteydi. Burada çalışma zorunluydu, ortaklaşa olarak yapılıyordu ve mahpuslar yaptıkları iş için ücret alıyorlardı. Son olarak da katı bir zaman kullanımı, bir yasak ve zorunluluk sistemi, sürekli bir gözetim, teşvikler, ruhani metin okumaları vardı, koskoca bir “iyiye çekme” ve “kötülükten uzaklaştırma” araçları oyunu mahkûmu gece gündüz çevrelemekteydi.”20

Amsterdam infaz uygulamaları, daha sonra yaygınlaşan ve kurumsallaşan hapishane ve hapsetme kültürü ile birlikte tüm Avrupa’da etkisini göstermeye ve örnek alınmaya başlamıştır. “Bütün mahkûmlar gün ağarırken kalkarlar; yataklarını yapıp, temizlenip yıkandıktan ve diğer ihtiyaçlarıyla uğraştıktan sonra; genel olarak gün doğumuyla işlerine başlarlar. Bu andan itibaren hiçbiri, atölyeler ve işlerine ayrılmış yerler dışında, salonlara ve diğer yerlere gidemez… Gün batımında onları işlerini bırakmaları için uyaran bir çan çalınır… Yataklarını yapmaları için onlara yarım saat tanınır, bundan sonra yüksek sesle konuşmalarına ve en ufak bir gürültü yapmalarına bile izin verilmez.”21

Mahpusların bedeni yorulmalarının yanında manevi olarak da bir faaliyet yoğunluğuna sürüklenmeleri ceza infazına ilk dönemlerden itibaren ıslah ve iyileştirme maksadı ile eklemlenmiştir.

Kitabı Mukaddesler ve diğer pratik din kitapları sağlanmıştır: kentte ve dış mahallelerde bulunan çeşitli mezheplerden ruhban, haftada bir kez ayin yaptırtmakta ve dinsel eğitime yönelik diğer tüm kişiler de mahkûmlara her an ulaşabilmektedirler.22

Netice olarak tarihsel süreç içinde önce beden daha sonra ise ruh ve hürriyet, ceza ve infaz hukukunda muhatap alınmıştır.

“16. yy.’da Amsterdam hapishaneleri ortaya çıkıncaya kadar; tenkil etme suretiyle zararsız yapma yani kefaret (intikam) düşüncesi insanlık dikkate alınmadan egemendi. Roma, Germen, Frank ceza hukukunda da bu anlayış geçerliydi. Kefaret ve para cezaları orta çağın erken dönemleri için pratik tek ceza aracı idi. Orta çağın geç dönemlerinde canavarca, bedeni hedef alan hayata kast eden cezalar onlarla yer değiştirdi. 17. Yy.’da ise tarihsel evrim açısından bir “reform” olarak özgürlüğü bağlayıcı ceza gündeme geldi.”23

Cezaevi ve infaz sistemlerindeki değişimler, tarihsel ve hukuki değişim ve gelişmeler paralelinde kendi özündeki birçok teorik tartışmayı da beraberinde getirmiştir. “Son üç yüz yılda ise suç ve suçlu konuları yeniden yorumlanmış, hukukta cezaların bireysel olması fikrinde birleşilmiş ve suçluların ıslahı sorunu; klasik, olgucu, neoklasik, hümanist kuramcılar tarafından ele alınmıştır. Buradan cezaevi fikri oluşmuş, cezaevi hürriyeti bağlayıcı cezaların infaz edildiği kurum olarak tanımlanmıştır.”24

B-    Osmanlı Devleti’nde Durum

Osmanlı Devleti’nde de başlangıçta kurumsal olarak “hapishane” bulunmasa da uygulamada özgürlüğün sınırlandırılması mevcuttur. “Hapsetmek” fiilinin mekânı “mahpes” ise eğer, böylesi mekânlar tabii ki vardır ve genelde kaleler, kuleler ve kuyulardan ibaret bu muhteva listesine sahiptir. Yoksa hapishane, bizzat insan hapsetmek için inşa edilecek mekânlar olarak batı dayatmasından mülhem bir girişimle ancak 19. asırda…25

Cezalandırma ve infaz sistemi açısından Osmanlı Devleti genel İslam Kaidelerini esas almaktaydı. “Tanzimat’a kadar İslam hukukunu icra mevkiindeki Osmanlı daha çok, suçun anıyla cezalandırılması sayılabilecek “bedene yönelik cezalar” tatbik etmektedir. Öcün devlet eliyle alınmasına dayalı “kısas” ile birlikte, suçu önleme amaçlı had cezalarının ne oldukları şer-i hukuka göre belliydi. Öldüren, yaralayan, içki içen, zina yapan, yol kesen, iftirada bulunan ve daha nice suç türüne bulaşan kişilere, suçuna göre diyet, ölüm, el ve ayağın kesilmesi, sürgün, değnek gibi karşılıklarla mukabelede bulunulur ve adalet böylece icra olunurdu. Bir de “Tazir” cezaları var idi ki, bu da şer-i hukukun karşılığında bir ceza belirtmediği için, yine şeriatın ruhundan alınan bir yetkiyle, hükümdar namına vazife icra eden kurullarca, suçun nevi ve şiddetine göre belirlenirdi. Kanunnamelerle cezaları belirlenmemiş suçlara karşı uygulanan tazir hükümleri, değnek, ölüm, hapis, sürgün, kınama, teşhir ve para cezalarıdır ki, hapis cezaları da olanca kaynak ve dayanağını buradan almaktadır.26

Osmanlı Devleti’nin hapis cezasını infaz maksadı ile kullandığı mekânlar genelde “zindan” ya da “kule” olarak adlandırılan yerlerdir. Başlıca Osmanlı zindanları, Yedikule, Eminönü Baba Cafer, Anemos Zindanlarıdır. Bunun yanında Rumeli Hisarı, Anadolu Hisarı, Galata Kulesi, Kız Kulesi, Kurşunlu Mahsen, Ağa Kapısı gibi yerler de hapis cezasının tatbikinde kullanılmaktadır. Şehzadeler için kullanılan “Kafes Zindanları” da bu kapsamda değerlendirebileceğimiz farklı bir türdür.

19. yüzyıl ve sonrasında yaşanan değişim ve gelişimlere paralel olarak Osmanlı Devleti’nde de kurumsal anlamda ilk hapishaneler ortaya çıkmaya başlamıştır. “1831 yılında hisar ve burçlar dışında, muhtelif zindanlarda yatan bütün suçlular, Sultanahmet’teki Pargalı Makbul İbrahim Paşa Sarayı’nın dördüncü avlusunda inşa edilen Hapishane-i Umumiye nakledilirler. 1919’da kurulan ve daha sonra “Sultan Ahmet Cezaevi” olarak isimlendirilen Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi, Hapishane-i Umumi ile beraber, Sultanahmet Meydanı’nın resmilik kokan endamında, kapatılmışlığın da resmileştiğinin iki yapısı olarak yer alıyordu…”27

Bu süreç tabii olarak ceza hukuku ve diğer hukuk kaidelerindeki değişimleri de beraberinde getirmiştir. “1891’de suçlar yeniden tanımlanır, yeni cezalar yazılır… 1898 Ceza Kanunu da 1810 Fransız Ceza Kanunu’ndan tercüme edilir. Bu kanuna göre hürriyeti bağlayıcı cezalar, kürek cezası, kalebentlik ve hapis cezası olarak üç kısımlıdır. Kürek cezası, Tazminat öncesi işlediği ağır cürümden dolayı kürek çekme üzere gemi hizmetine verilmek anlamında kullanılıyordu da daha sonraları ağır olan bütün işleri ihtiva eden bir muhtevaya erdi. Kalebentlik ise hapis ile sürgün cezasının birleştirilmesinden ibarettir ve müebbet ya da süreli iki çeşidiyle mahkûmun bir kalenin içine hapsedilmesiyle tatbik olunmaktadır… Süreli hafif para cezalarının mekânıysa, normal hapishaneler…28

Son dönemlerde ise tam anlamıyla kurumsallaşmış hapishanelerin temeli atılmıştır. “1876 yılı, hapishanelerin modernleştirilmesine hız verilen bir zaman barajı… İlk ciddi çalışmalar 2. Abdulhamit Dönemi’nde… 97 maddelik Tevkifhaneler ve Hapishaneler Nizamnamesi bu dönemde… Bu kanun her liva ve vilayet merkezinde birer hapishane ve tutukevi bulunması gerektiğini ve buralarda cezaların hangi süreyle infaz edileceğini belirtir. Hapishaneler de artık, üç yapraklı yonca gibi kökünden üç çeşit olarak boy verecektir: “Tevkifhaneler, Hapishaneler, Hapishane-i Umumi”…29[29]


  1. Turgut, Fenafizzindan Olmak Zindanın Masalı… F Tipinden Notlar…, Seriyye Yayınevi, Ankara, s. 399. ↩︎
  2. Turgut, a.g.e., s. 400. ↩︎
  3. Turgut, a.g.e., s. 402. ↩︎
  4. Efe, Kapatılmanın Anlamı Şiddet Mekânı Hapishaneler, Dayanışma Ağı, İstanbul, 2009, s. 5. ↩︎
  5. Turgut, a.g.e., s. 403. ↩︎
  6. Turgut, a.g.e., s. 405. ↩︎
  7. Turgut, a.g.e., s. 439. ↩︎
  8. Turgut, a.g.e., s. 438. ↩︎
  9. Turgut, a.g.e., s. 448. ↩︎
  10. Turgut, a.g.e., s. 452. ↩︎
  11. Turgut, a.g.e., s. 456. ↩︎
  12. Efe, a.g.e., s. 1. ↩︎
  13. “Aynı yerde”. ↩︎
  14. Foucault, Hapishanenin Doğuşu, İmge Kitabevi, 5. Baskı, Ankara, s.40.  ↩︎
  15. Foucault, a.g.e., s.38. ↩︎
  16. Foucault, a.g.e., s.49. ↩︎
  17. Foucault, a.g.e., s.71. ↩︎
  18. Foucault, a.g.e., s.75. ↩︎
  19. Foucault, a.g.e., s.182. ↩︎
  20. Foucault, a.g.e., s.190. ↩︎
  21. G. De la Rochefoucauld – Liancourt, Des Prisons De Philadelphie, 1796, s. 9. ↩︎
  22. Foucault, a.g.e., s.196. ↩︎
  23. Efe, a.g.e., s.2. ↩︎
  24. Efe, a.g.e., s.5. ↩︎
  25. Turgut, a.g.e., s.430. ↩︎
  26. “Aynı yerde”. ↩︎
  27. Turgut, a.g.e., s. 434. ↩︎
  28. Turgut, a.g.e., s. 435. ↩︎
  29. Turgut, a.g.e., s. 436. ↩︎