Cezaevleri ve Cezalandırma: Bir MAZLUMDER Değerlendirmesi
Av. Kaya KARTAL – MAZLUMDER Genel Başkanı
Giriş: Meseleyi Yerinden Kurmak
Cezaevlerini konuşmaya çoğu zaman yanlış yerden başlıyoruz. Tartışma neredeyse her defasında fiziki koşullardan, koğuş kapasitesinden, ranza sayısından, sağlık sorunlarından açılıyor; sanki asıl mesele bu koşulları iyileştirmekten ibaretmiş gibi. Oysa bizim yıllardır ısrarla dile getirdiğimiz asıl mesele daha temelde bir yerde duruyor: “Bir cezalandırma aracı olarak cezaevinin kendisi başlı başına bir zulümdür, hak ihlalidir.” Koşulları ne kadar iyileştirilirse iyileştirilsin, insanı yıllara sâri bir şekilde dört duvar arasına kapatıp hürriyetinden ve hürriyetle bağlantılı bütün haklarından mahrum bırakmanın bizatihi kendisi, insan onuruyla ve insan fıtratıyla bağdaşmayan bir uygulamadır.
MAZLUMDER adına sistematik bir şekilde 2009’da başlatarak halen devam ettirdiğimiz, sayısı bine yaklaşan mahpus ziyaretleri; 2012’de başlatarak 2020’ye kadar seri halinde, ailelerin, eski mahpusların, alandan uzman isimlerin, aktivistlerin katılımı ile düzenlediğimiz, yüzlerce saati bulan elliye yakın cezaevi söyleşisi; derneğimize yapılan başvurular ile ailelerden ve mahpuslardan gelen, bir kısmını “Duvarı Aşan Sözler” isimli eserimizde kitaplaştırdığımız mektuplar; dava ve yeniden yargılama takip süreçlerinden edindiğimiz izlenimler neticesinde bizim itirazımız, kötü bir cezaevini iyi bir cezaevi haline getirmekle sınırlı değildir. İtirazımız, insanı diri diri öğüten bu cezalandırma mantığının ve aracının kendisinedir.
Bu, kolay dillendirilebilecek bir söz değil, farkındayız. “Peki suçlular ne olacak” sorusuyla karşılaşacağımızı, “hayalperestlik” ithamına maruz kalınacağımızı biliyoruz. Ancak insan hakları alanında mücadele yürütüyor olmamız, hak ve adalet arayışı içerisinde olmamız sebebiyle görevimiz, verili olanı sorgusuz kabul etmek değil, verili olanın adilliğini, insaniliğini ve işlevselliğini tartışmaya açmaktır. Bu metinde önce cezaevinin bir cezalandırma aracı olarak tarihsel ve fikri konumunu, ardından bu cezalandırmanın insaniliğini ve -Müslümanlar açısından- İslamiliğini, sonra Türkiye’deki cezaevlerinin somut durumunu, hak ihlallerini, hasta mahpuslar ve Adli Tıp Kurumu meselesini, nihayet alternatif cezalandırma tartışmasını ele alacağız.
I. Yeni Bir İcat: Bir Cezalandırma Aracı Olarak Cezaevi
Bugün cezaevini sanki insanlık tarihi kadar eski, tabii ve kaçınılmaz bir kurummuş gibi algılıyoruz. Oysa hapsetmenin geniş bir bürokratik mekanizma içerisinde, yaygın bir cezalandırma aracı olarak kullanılmaya başlaması üzerinden henüz üç-dört asır geçmiş değildir. Bedensel cezaların vahşiliğine bir tepki olarak, daha “medeni” bir cezalandırma yöntemi olarak icat edilmiştir. Ne var ki geldiğimiz noktada hapsetme, cezaevi koşullarından kaynaklı ağır hastalıklarla bedensel ceza da içeren, çoğu zaman bedensel cezalardan bile daha ağır sonuçlar üreten, insanı zamana yayarak her an cezalandıran bir mekanizmaya dönüşmüştür.
Bunun bize özgü, arızi bir durum olduğu da sanılmasın. Bu, hapsetmenin doğasında olan bir şeydir. Tolstoy’un 1900’lerin başında Diriliş romanında anlattığı ve eleştirdiği cezaevi rejimi ile bugün bizim tuttuğumuz tutanaklar, yaptığımız söyleşiler birebir örtüşür. Foucault’nun hapishanenin doğuşuna dair yazdıkları ortadadır. Yani mesele ne salt Türkiye’nin bir meselesidir ne de Batı’nın çözmüş olup bizim geri kaldığımız bir meseledir. Batı cezaevlerinin de özellikle kritik ve siyasi mahpuslar yönünden, oldukça zalimane bir içeriğe sahip olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla mesele bir “Batı standardına ulaşma” meselesi değil empatiyle, hak ve adalet ekseninde yeni bir standardın inşası meselesidir.
İnsanı hürriyetinden mahrum bırakma adı altında bir ceza verilir. Oysa ceza, tek olmalıdır. Belirlenenin dışında bir ceza içermemesi gerekir. Ne var ki cezaevinin doğası gereği mahpuslar içeride tek bir cezaya değil, sürekli tekrarlanan ve katmanlanan cezalara maruz kalırlar. Uzun yıllar cezaevinde kalan mahpuslarda toprağa dokunamamanın yarattığı özlemi, ufku görememenin sebep olduğu kalıcı göz rahatsızlıklarını, betonun ve rutubetin getirdiği duyma bozuklukları ve diğer hastalıkları, kalabalık koğuşlarda ya da güneş almayan hücrelerde hijyen ve eksik beslenme kaynaklı hastalıkları, tecritten kaynaklanan ruhsal hastalıkları görürsünüz. Mahpusun, mahremiyeti yoktur, neredeyse sürekli izlenir; okuma-yazma, eğitim öğretim talepleri ve ihtiyaçları hakkıyla karşılanamaz; ailesiyle görüşmesi kısıtlıdır, maddi kazanç elde etme ve başkasına muhtaç olmadan yaşama imkânı elinden alınmıştır… Kişi tek bir suçtan hüküm giymiştir ama içeride her gün yeniden, farklı biçimlerde cezalandırılmaktadır.
Dahası, ceza hukukunun en temel ilkelerinden biri cezaların şahsiliğidir. Yani ceza, yalnızca suçun failine verilir ve fiili işlemeyene sirayet ettirilmez. Oysa hapsetme, doğası gereği bu ilkeyi de delen bir cezalandırmadır. Zira mahpusla birlikte, hiçbir suç işlememiş olan ailesi de fiilen cezalandırılmış olur. Babasıyla sağlıklı bir ilişki kuramayan, onu ancak belli sürelerde ve bir gardiyanın huzurunda görebilen çocuk; eşinin yokluğunda hem maddi hem manevi yükü tek başına taşımak zorunda kalan, artık şehirlerin dışına atılmış kampüs cezaevlerinin yollarında ömür tüketen kadın ya da erkek; evladının mahpusluğuyla yaşlılığında yalnız kalan anne baba… Daha da ayrıntılandırılabilecek bu sorunların tamamı, kâğıt üzerinde faile verilmiş olan cezanın, gerçekte bütün bir aileye ödettirildiğinin göstergesidir.
Böylece hapsetme, hem sürekli tekrarlanan bir ceza olmasıyla hem de suçu işlemeyenlere sirayet etmesiyle, cezanın hem tekliği hem de şahsiliği ilkesini aynı anda ihlal eden bir mekanizmaya dönüşür. İşte bizim “cezaevi başlı başına bir ihlaldir, insani ve İslami değildir” derken kastettiğimiz de tam olarak budur.
II. İnsanilik ve İslamilik Tartışması
MAZLUMDER’in bu meseledeki duruşunun ayırt edici yanı, cezaevini yalnızca hukuki ve insani açıdan değil, aynı zamanda İslami açıdan da tartışmaya açmasıdır. Müslümanlar olarak baktığımızda, bu şekilde bir cezalandırmanın İslami olmadığını düşünüyoruz. Kur’an’a baktığımızda çok çeşitli cezalandırma yöntemleri sayılmış olmasına rağmen -dönemi itibariyle birtakım özel örnekler bulunsa da- Kur’an’ın indiği süreç içerisinde yaygın ve asli bir cezalandırma aracı olarak cezaevini göremiyoruz. Bu bir tesadüf değildir. Kanaatimizce Rabbimiz, insanı zamana yayarak öğüten, onu ailesinden, toplumundan, tabiattan koparan bu cezalandırma biçimini bilinçli olarak asli bir yöntem olarak öngörmemiştir. Çünkü bu, gerçekten de insan onuruna ve insan fıtratına aykırı bir yöntemdir.
Burada bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek isteriz. Bu tespit, “suç işleyenler cezasız kalsın” demek değildir. Adaletin tesisine, mağdurun hakkının gözetilmesine, toplumun korunmasına karşı bir tavır hiç değildir. Bilakis bizim derdimiz tam da adaletin gerçek anlamda tesisidir. Söylediğimiz şudur: İnsanı yıllarca dört duvar arasında tutmanın ne fail için ıslah edici ne mağdur için tatmin edici ne de toplum için gerçekten koruyucu olmadığı ortadayken, bu yöntemi sorgulanamaz bir dogma haline getirmek ne akla ne vicdana ne hukuk mantığına ne de İslam’a uygundur.
Mahpusun talebini bir güvenlik meselesine indirgemeden, onu bir insan, bir emanet olarak gören bir bakışa bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Zira devletin kendisine kamunun emanet ettiği kişilere nasıl davrandığı, o devletin adalet ve merhamet anlayışının en açık göstergesidir.
III. Bir Cezalandırma Olarak İşlevsizlik
Cezaevini yalnızca fikri düzlemde değil, kendi iddia ettiği amaçlar açısından da değerlendirdiğimizde ortaya çıkan tablo hiç iç açıcı değildir. Cezalandırmanın klasik olarak üç amacından söz edilir: ıslah, caydırıcılık ve mağdurun/toplumun adalet duygusunun tatmini. Kanaatimizce cezaevi bu üç amacı da karşılamamaktadır.
Islah bakımından: Cezaevleri, tasarımı ve işleyişi itibariyle insanı ıslah etmekten, onu topluma yeniden kazandırmaktan çok, çoğu zaman daha da kırgın, daha da öfkeli, daha da kopuk, daha geniş bir suç skalasına hâkim olmuş bir insan olarak dışarı verir. Fiziki şartları, kapasiteleri ve mantalitesi itibariyle eğitim ve iyileştirme faaliyetlerinin kısıtlı yapıldığı ya da hiç yapılamadığı kurumlarda “ıslah”tan söz etmek abesle iştigaldir. Dışarıdaki eğitim sisteminin (aile-toplum-eğitim kurumları) hali ortadayken cezaevinden bu anlamda olumlu bir beklenti içerisinde olmak bir yalanı devam ettirmekten ibarettir.
Caydırıcılık bakımından: Özellikle son yıllarda sık sık tekrarlanan açık ya da örtülü aflar, cezanın öngörülebilirliğini ve dolayısıyla caydırıcılığını da ortadan kaldırmıştır. Suça eğilimli kişiler yönünden cezaevinin caydırıcı bir etkisi olduğu iddiası, gerek girilen-çıkılan sayılarına gerekse tekrar suç oranlarına bakıldığında maddi olarak da desteklenmemektedir. Özellikle hırsızlık, uyuşturucu ticareti, yaralama gibi suç tiplerinde bu tekrar suça sürüklenen çocuklarda dahi barizdir.
Toplumun ve mağdurun tatmini bakımından: Suç ve ceza dengesizliğinin bu denli derinleştiği bir sistemde, mağdurlar da cezaevini tatmin edici bir cezalandırma olarak görmemektedir. Nitekim örtülü af niteliğindeki düzenlemeler, verilen cezaların bir gün bile kapalı cezaevinde infazının bulunmuyor oluşu özellikle adli suçların mağdur tarafları açısından ciddi bir adaletsizlik hissi doğurmakta, intikam hırsına sebep olabilmektedir.
Yani cezaevi, mahpus için ıslah etmiyor, suça eğilimli için caydırmıyor, mağdur ve toplum için tatmin etmiyor. Geriye ne kalıyor? Geriye, ihlal üreten, kanaatimizce zulüm içeren, bedensel cezaya dönüşen hatta bedensel cezalardan dahi ağır sonuçlar doğurabilen ama hiçbir işlevini yerine getirmeyen pahalı bürokratik bir mekanizma kalıyor. Türkiye tarihi göstermiştir ki, inşa edilen her cezaevi kısa sürede dolmaktadır. Bu, tek başına, cezaevini çoğaltmanın çözüm olmadığının en açık delilidir.
IV. Türkiye Cezaevlerinin Somut Durumu: Kapasite, Yoğunluk ve Sayılar
Fikrî çerçeveyi ortaya koyduktan sonra somut duruma bakmak gerekir. Zira adalete erişim açısından etkili, öngörülebilir, eşit ve adil bir infaz rejimi, en az cezaevi koşulları, kapasiteleri ve yeterlilikleri kadar önemlidir.
Adalet Bakanlığı, işletim maliyetleri, hizmet kalitesi ve çağdaş infaz anlayışı gerekçesiyle, uluslararası normlara uymayan küçük ilçe ceza infaz kurumlarını kapattığını yıllardır ifade etmektedir. Ancak aynı bakanlık, bir yandan da kampüs niteliğinde, şehirlerin dışına itilmiş, yüksek kapasiteli yeni cezaevleri inşa etmektedir. Nitekim 2016’da 382 olan cezaevi sayısı, sonraki yıllarda dalgalanmalar göstererek Temmuz 2026’da 402’ye çıkmıştır. Ancak asıl dikkat edilmesi gereken, cezaevi sayısının kendisi değil, yatak kapasitesindeki artıştır: 2016’da 202.675 olan yatak kapasitesi Temmuz 2026 itibariyle 304.278 olmuştur. Yeni yapılan kurumların kampüs niteliğinde ve yüksek kapasiteli olduğu dikkate alındığında, kapasite artışının cezaevi sayısından çok daha hızlı olduğu görülür.
Bu, bizim açımızdan sevindirici bir gelişme değildir. Zira kapasite arttıkça mahpus sayısı da artmakta, suçu önlemeye ve ıslaha yönelik politikalar yerine, cezalandırma politikaları öne çıkmaktadır. Tutuklu ve hükümlü sayılarına baktığımızda, 2016’da 200.727 olan mevcudun istikrarlı biçimde arttığını, pandemi aflarıyla geçici olarak düştükten sonra yeniden yükselerek 2022’de 340.000’i aştığını görüyoruz. Bu sayı Temmuz 2026 itibariyle 427.525 olup, bunların 119.888’i açık, 307.637’si kapalı cezaevlerinde tutulmaktadır. Yani 304.278 kapasiteli cezaevlerinde 427.525 mahpus tutulmaktadır.
Açıklanan yatak kapasitesine rağmen mahpus sayısının kapasitenin %40’ını aşmış olması, sürekli yeni cezaevleri yapma arzusunu ve iki-üç yılda bir cezaevlerini örtülü af niteliğindeki düzenlemelerle boşaltma baskısını gündeme getirmektedir. Oysa bu tür düzenlemelerin en sorunlu yanı, suç ve ceza dengesizliğini daha da derinleştirmesi, özellikle siyasi mahpuslar aleyhine açık bir ayrımcılık üretmesi ve adli suçlar yönündeneleştiri konusu yaptığımız cezasızlık politikasını âdeta kurumsallaştırmasıdır. Türkiye’de öyle bir tablo ortaya çıkmıştır ki, 9 yıl ceza alıp pandemi izinleri dolayısıyla açık cezaevinde bir gün dahi kalmadan infazı devam eden mahpuslar ile aldığı 6 yıllık cezanın neredeyse tamamını kapalı cezaevinde geçirmek zorunda kalan mahpuslar aynı sistem içinde yan yana durmaktadır. Bu hem mağdurlar hem de infazını kapalı cezaevinde geçiren mahpuslar açısından derin bir eşitsizlik ve adaletsizlik hissi doğurmaktadır. İnfaz rejimi yamalı bohçaya dönmüştür.
Bir başka önemli nokta, istatistiklerin şeffaf tutulmamasıdır. Cezaevi verilerinin uzun süre düzenli yayımlanmaması başlı başına bir sorundur. Dahası, tutuklu sayısı ile hükümlü sayısı arasındaki ayrımın kullanılış biçimi de kanaatimizce sorunludur. Cezası verilmekle beraber istinaf ve temyiz süreçleri devam ettiği için hükmü henüz kesinleşmeyen “hükmen tutuklu” ya da “hükümözlü” mahpuslar, hükümlü kategorisinde gösterilmektedir. Oysa bu kişiler, cezaları kesinleşmediği için esasen tutuklu kategorisinde değerlendirilmelidir. Hükümözlülerin en azından ayrı bir kategori olarak listelenmesi gerektiği kanaatindeyiz. Bunların tutuklu sayısına dahil edilmemesini, tutuklu sayısını düşük gösterme refleksi olarak okuduğumuzu ifade edip, bu tür kalem oyunlarının sorunları çözmediğini bir kez daha hatırlatmak isteriz.
V. Kapasite Aşımının Ürettiği İhlaller
Kapasite üstü (%40) yoğunluğun en önemli sebebi, cezaevinin yegâne cezalandırma aracı olarak görülmesi, alternatif yöntemlerin ciddiye alınmaması ve gerçekte son çare olması gereken tutuklamanın neredeyse kural haline getirilmiş olmasıdır. Bu yoğunluğun ürettiği ihlaller ise bir zincir gibi birbirini tetikler.
En başta, 2010’lu yıllarda kapasite artışının nasıl gerçekleştiğine dikkat çekmek gerekir. Kapasite artışı çoğu zaman yeni alanlar açarak değil, normalde 7 kişiye göre tasarlanmış koğuşlara ek ranza ve ek yataklar konularak, o koğuşları 20 kişilik koğuşlar gibi değerlendirerek yapılmıştır. Oysa ortak alanlar, tuvalet ve banyo sayıları, havalandırma alanı, görevli personel sayısı aynı kalmaktadır. Bu, gerçek bir kapasite artışı değildir; bizatihi bir hak ihlalidir ve pek çok başka ihlali de doğurur. İnsanlar tuvalet ve banyo sırası yüzünden dahi kavga etmeye hazır bir psikolojiye itilmektedir.
Bu sıkışıklığın gölgesinde bir dizi ihlal sıralanır: Sağlık imkânlarına ulaşmakta yaşanan zorluklar, görüş gün ve saatlerinde yaşanan izdiham, dilekçelere cevap alınamaması, idareyle görüşme taleplerinin karşılanmaması, gönderilen mektupların ilgilisine hiç ulaşmaması ya da çok geç ulaşması, sosyal faaliyetlerin büyük oranda engellenmesi veya kısıtlanması. Bulundurulabilecek kitap sayısının sürekli azaltılması, bazı cezaevlerinde bu sayının üç kitaba kadar düşürülmesi ise ayrıca üzerinde durmayı hak eder.
Personel meselesini de bu bağlamda anmak gerekir. Personel alımları yapılmakla beraber ihtiyacı karşılamaktan uzaktır. Üstelik cezaevi personeli, çok sıkıntılı ve zor bir işi kötü şartlarda, düşük imkânlarla yürütmektedir. Personelin yaşadığı olumsuzlukların, öncelikle cezaevi uygulamalarına ve mahpuslara muameleye yansıdığı gözden kaçırılmamalıdır. Kaba davranışlardan, bazı cezaevlerinde “etkisiz hale getirme” adı altında dayağa ve işkenceye varan uygulamalara kadar uzanan şikâyetler, bu zeminde daha kolay yeşermektedir.
VI. Tecrit ve Yüksek Güvenlikli Cezaevleri
Türkiye’de cezaevleri çeşitlenmiştir; açık cezaevinden yüksek güvenlikli cezaevine kadar farklı türler mevcuttur. Bunlardan tecridin en yoğun ve sistematik uygulandığı türlerin başında F Tipi cezaevleri gelir. 2000 yılında faaliyete geçen bu yüksek güvenlikli kurumlarda çoğunlukla örgütlü dosyalardan hüküm giymiş, bizim klasik olarak siyasi mahpuslar diye tanımladığımız kişiler tutulmaktadır.
Bu cezaevlerinin temel amacı mahpusları tecrit etmek, yani yalnızlaştırmaktır. Ağırlaştırılmış müebbet alan hükümlüler tek kişilik hücrelerde kalmakta, günde yalnızca birkaç saat, toprağı olmayan, tamamen betondan ibaret, yalnızca gökyüzünün görülebildiği küçük bir “bahçe”ye çıkarılmaktadır. Günün geri kalan yirmi saatini tek başına geçirmek durumundadırlar. Yine mahpuslar tarafından kuyu tipi olarak nitelendirilen, sürekli izolasyon amacı güden, Y Tipi ve S Tipi cezaevleri de bu bağlamda ele alınabilir. Normalde bir insanın hücrede tutulmasının, sağlık ve psikoloji açısından yirmi günü aşmaması öngörülürken, bazı mahpuslar için bu durum yıllara, on yıllara yayılmaktadır. Bunun insanda yarattığı tahribat somuttur: Bazı mahpuslarda artık konuşmada zorlanma, kelimeleri bir araya getirememe gibi haller görüyoruz. Onlarca yıl tek başına ya da üç kişiyle bir alanda kalmaktan söz ediyoruz. Özellikle uzun süreli cezalarda hapishane, insanı adım adım tüketen bir mekanizmaya dönüşmektedir.
VII. Mahremiyet Hakkı ve “Ödül” Olarak Sunulan Haklar
İhlal başlıkları içinde en çok üzerinde durulması gereken konulardan biri de mahremiyet hakkıdır. Cezaevi yalnızca içerideki mahpus için değil, onun ailesi için de bir ihlal mekanizmasıdır. Bir çocuk babasıyla, bir anne oğluyla sağlıklı bir ilişki kuramaz; belli, tanımlanmış sürelerde, bir gardiyanın huzurunda, kameralar eşliğinde görüşme, gerçek bir baba-oğul, anne-evlat ilişkisinin gelişmesine imkân tanımaz. Eşler birbiriyle mahrem bir ilişki geliştiremez.
Bu insani ihtiyacı gidermek için çeşitli ülkelerde uygulanan, cezaevi içinde ailenin devlet gözetiminden bağımsız şekilde bir arada olabileceği alanlar oluşturma yöntemi Türkiye’de de getirilmiştir. Ancak bu, bir hak olarak değil, ödül olarak tasarlanmış ve bir ödül yönetmeliğinin içine yerleştirilmiştir. Böylece temel bir hak, cezaevi idaresinin insafına ve mahpusun “uslu durmasına”, idarenin gözüne girmesine bağlı bir lütuf haline getirilmiştir. Üstelik bu imkân yalnızca eşlerle sınırlı tutulmuş; anne, baba ve çocuklar bu kapsamın dışında bırakılmıştır.
Bu durum başlı başına, devletin cezaevine ve mahpusa bakışındaki gayri insaniliği gösterir. Bir insanı kendi eşiyle görüştürmeyi ona bir ödül olarak sunmak, Türkiye’nin yerleşik namus, ahlak ve din algısı açısından da son derece problemlidir. Nitekim pek çok mahpus, kendi eşiyle görüşebilmek için idarenin gözüne girmeyi onur kırıcı bulduğu için bu “ödül”ü reddetmektedir. Oysa bu, yalnızca içerideki mahpusun değil, dışarıdaki eşinin de hakkıdır. Bu hakkın bir ödül olmaktan çıkarılıp, anne-baba-eş ve çocukları da kapsayan, asgari yirmi dört saatlik insani bir içeriğe kavuşturulması, son derece meşru ve insani bir taleptir. Hatta daha ileri ve insani bir aşama olarak elektronik kelepçe yöntemi ile bu hakkın cezaevi dışında mahpusun kendi ya da ailesinin evinde sağlanması da mümkündür.
Muayenelerde yaşanan mahremiyet ihlali de bu başlığın bir parçasıdır. Sağlık, Adalet ve İçişleri bakanlıkları arasında imzalanan ve “üçlü protokol” diye bilinen düzenleme gereği, mahpuslar dışarıdaki hastanelere sevk edildiğinde jandarma, muayene odasında “görebilecek ama duyamayacak” biçimde konumlanmaktadır. En temel mahremiyet hakkının ihlal edildiği bu uygulama, özellikle kadın mahpuslar açısından çok daha ağır bir mağduriyet doğurmaktadır. Nitekim pek çok mahpus, sırf bu yüzden muayeneyi reddederek cezaevine geri dönmekte, hatta “personeli gereksiz meşgul etti” gerekçesiyle disiplin cezasına dahi muhatap olabilmektedir. Kelepçeli muayene örnekleri, hastasının mahremiyetini savunduğu için soruşturmaya uğrayan onurlu doktorların varlığı, bu alanın ne kadar sorunlu olduğunu göstermektedir.
VIII. Hasta Mahpuslar ve Adli Tıp Kurumu Meselesi
Cezaevi meselesinin belki de en can yakıcı boyutu, hasta mahpuslardır. Türkiye’de sayılarını -veriler düzenli açıklanmadığı için kesin veremesek de- 300’ü aşkın ağır hasta mahpus yanında bini aşkın hasta mahpus bulunmaktadır. Bu mahpuslar cezaevi koşullarında sağlığa erişmekte ciddi zorluklar yaşamaktadır. Cezaevleri, betonu, rutubeti, güneşsiz ve havasız ortamıyla hele de tecrit uygulamalarıyla insanın hastalanması için âdeta en elverişli mekânlardır. Revire ulaşmak dahi zorken, revirde çözülemeyecek ağır vakaların sevk süreçleri aylar sürebilmektedir. Diş ağrısı için başvurup sırası bir-iki ay sonra gelen mahpusun kendi dişini kendisi çekmek zorunda kalması, böbrek taşıyla kıvranan mahpusun sevk beklerken taşı kendiliğinden düşürmesi gibi örnekler istisna değil, sistematik bir aksaklığın belirtisidir. Teşhisaşamasında geçiştirilen süreler yüzünden hastalığı kronikleşen, geri dönülmez aşamaya gelen mahpuslar vardır.
Bu tablonun içinde özel bir yeri, cezaevinde kalamayacak durumdaki ağır hasta mahpuslar ve onların infazının ertelenmesi meselesi tutar. 5275 sayılı İnfaz Kanunu’nun 16. maddesi, maruz kaldığı ağır bir hastalık veya engellilik nedeniyle cezaevi koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyen mahkûmun cezasının infazının geri bırakılabileceğini düzenler. -Buradaki “toplum güvenliği” istisnasına itirazımız bakidir; zira ölüm döşeğindeki bir insanın toplum güvenliği açısından tehlike oluşturduğu iddiası çoğu zaman bir bahaneden ibarettir.- Bu madde kapsamında kişinin suçunun ya da aldığı cezanın bir önemi yoktur; asıl olan, teknik ve tıbbi bir inceleme neticesinde infazın ertelenmesinin gerekip gerekmediğidir.
İşte tam bu noktada Adli Tıp Kurumu meselesi devreye girer. Uygulamada, tam teşekküllü devlet ve üniversite hastanelerinin heyet raporları “cezaevinde kalamaz” dediği halde, ATK bunun aksi yönde raporlar verebilmektedir. İnsan hakları alanında mücadele yürüten hukukçular olarak sorduğumuz soru şudur: Teknik veriler içeren bu raporlardan hangisine itibar edeceğiz? ATK’yı kanunen son sözü söyleyecek kurum kabul etsek dahi, mevcut idari yapısıyla bu kurumun raporları meşru sayılabilir mi?
Bizim ATK’ya yönelttiğimiz temel eleştiri, kurumun doğrudan Adalet Bakanlığı bünyesinde tesis edilmiş, idari ve mali özerkliği bulunmayan bir kurum olmasıdır. Yargıya “resmî bilirkişilik” hizmeti sunan bir kurumun, yürütmeye bu denli bağlı/bağımlı olması, verdiği raporları daha işin başında şaibeli hale getirir. ATK raporuna göre bir dava reddedilebilmekte ya da kabul edilebilmekte, bir sanık hakkında ceza ya da beraat kararı verilebilmekte, bir mahkûm hakkında infaz erteleme ya da devam kararı çıkabilmektedir. Bu kadar hayati bir görev üstlenen kurumun bağımsız ve tarafsız olması, adil yargılanma hakkının da bir gereğidir. Verilen raporların içeriği tıbbi olarak doğru olsa dahi, söz konusu yapısal bozukluk bütün raporları gölgeler.
Bu eleştiriler yeni de değildir. 2010 tarihli Devlet Denetleme Kurulu raporu dahi, ATK’nın “bağlı kuruluş” statüsünün, yürüttüğü bilirkişilik hizmetinin gerektirdiği idari ve mali özerklikle bağdaşmadığını tespit etmiş; ihtisas kurullarının oylama usulüyle, üyelerin uzman olmadıkları konularda dahi karar vermelerinin bilirkişiliğin özüne aykırı olduğunu belirtmiştir. DDK, kurumun statüsünün “ilgili kuruluş” haline getirilmesini, kendi bütçesine kavuşturulmasını, ihtisas kurullarının lağvedilerek yerine yalnızca ilgili branşta uzman kişilerden oluşan heyetlerin kurulmasını, vakaların öncelikle akredite yerel üniversite ve sağlık kuruluşlarına gönderilip ATK’nın bir “üst bilirkişilik organı” haline getirilmesini önermiştir. Ne var ki bu tespit ve öneriler bugüne kadar dikkate alınmamıştır.
Sonuç itibariyle ATK, isabetsizliği cezaevlerinde yaşanan ölümlerle tescil edilen raporlarıyla istikrarlı biçimde gündeme gelmektedir. Hakkında olumsuz rapor verilen mahpusların kısa süre sonra hastalık nedeniyle vefat etmesi, kişi cezaevinde öldükten sonra ulaşan raporda “hayatını cezaevinde idame ettirebilir” denilmesi gibi örnekler, bu kurumun mevcut yapı ve bakış açısıyla varlığını sürdürdükçe yeni mağduriyetler üreteceğini göstermektedir. Kanaatimizce ATK ya mali ve idari özerkliğe sahip, bağımsız ve tarafsız bir kurum haline getirilmeli ya da görevini tam teşekküllü üniversite ve devlet hastanelerine bırakmak suretiyle lağvedilmelidir.
IX. Kadınlar, Çocuklar ve Anneleriyle Kalan Çocuklar
Cezaevi meselesinde özel bir hassasiyetle ele alınması gereken gruplar kadın ve çocuk mahpuslardır. Kadın mahpus sayıları yıllar içinde artış göstermiştir. Mevzuat gereği altı yaşını doldurmayan çocukların anneleriyle birlikte kalmasına izin verilmekte; bu yaşı dolduranlar ise varsa dışarıdaki aile fertlerine, yoksa çocuk koruma kurumlarına teslim edilmektedir.
Burada ince bir nokta vardır ve bunu atlamak istemeyiz. Asıl olan, cezaevinin nihai bir cezalandırma aracı olmaktan çıkarılması, tutuklamanın istisnai ve son çare olarak uygulanan bir tedbir haline gelmesidir. Hamile, bebek ya da küçük çocuk sahibi annelerin tutuklanması çoğunlukla orantısız bir tedbirdir ve bundan vazgeçilmelidir. Anneleriyle birlikte kalan çocuklar, esasen son çareleri cezaevi olduğu için oradadırlar; dışarıda güvenilir bir yakını olan anneler zaten çocuklarını içeride sürekli olarak tutmamaktadır. Ancak bu meseleyi dile getirirken azami dikkat gerekir. Eleştirilerimizin, “çocuklar cezaevinde kalmasın” iyi niyetli görüntüsü altında, çocukların daha erken yaşta annesinden koparılıp Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı kuruluşlara gönderilmesini öngören bir düzenlemeyi tetiklememesi gerekir. Zira o takdirde çocuk, anne sevgi ve bakımından daha erken mahrum bırakılmış olur. Çözüm çocuğu anneden koparmak değil, anneyi -mümkün olan her durumda- cezaevinden uzak tutmaktır.
X. Ne Yapmalı? Alternatifler ve Dayanışma
Bütün bu tabloyu ortaya koyduktan sonra, “peki ne yapmalı?” sorusuna iki düzeyde cevap vermek gerekir.
Birinci düzey, sistemsel ve politik düzeydir. TOKİ eliyle inşa edilen yeni cezaevleriyle övünmek, çözüm değildir; zira Türkiye tarihi, inşa edilen her cezaevinin kısa sürede dolduğunu göstermiştir. Yapılması gereken; adil bir yargılama düzeninin inşası, insanları suça iten sebeplerin ortadan kaldırılması, tutuklamanın ilk başvurulan tedbir olmaktan çıkarılması, tutuklulukta geçen sürelerin azaltılması, ıslah araçlarının artırılması ve nihayet alternatif cezalandırma yöntemleri üzerine ciddiyetle yoğunlaşılmasıdır.
Burada “alternatif” derken kastettiğimiz, suçu cezasız bırakmak ya da faili sorumluluktan azat etmek değildir. Aksine, cezalandırmayı hapsetmenin tekelinden kurtararak hem daha onarıcı hem de gerçekten caydırıcı seçenekleri gündeme almaktır. Bunların başında, mağdurun zararının bizzat fail tarafından giderilmesini esas alan tazmin ve telafi yöntemleri, tarafların bir araya getirildiği uzlaştırma ve onarıcı adalet uygulamaları, adli para cezası, kamuya yararlı bir işte çalıştırma, belirli hak ve yetkilerden süreli yoksun bırakma, belirli bir şehre ya da bölgeye gitmekten yasaklanma, ev hapsi ve denetim yükümlülükleri gibi seçenekler gelmektedir. Bu yöntemlerin ortak yanı, insanı toplumdan ve ailesinden koparmadan, onu üretken ve sorumlu bir özne olarak tutarak cezalandırmayı mümkün kılmalarıdır.
Kanaatimizce bu tartışma, Müslümanlar açısından yabancı bir tartışma da değildir. Zira İslam’ın ceza anlayışında mağdurun ve hak sahibinin konumu merkezidir. Kısasın yanında affın ve diyetin, yani telafinin ve bağışlamanın kapısı sürekli açık tutulmuştur. Suçu bir tek “devlete karşı işlenmiş bir fiil” olarak değil, öncelikle mağdurun hakkının ihlali olarak gören bu yaklaşım, bugün onarıcı adalet adıyla yeniden keşfedilen ilkelerle de örtüşür. Artık kaidenin hapis, istisnanın ise diğer yöntemler olduğu bugünkü mantığın tam tersine çevrilmesi gerekmektedir. Bu, bugünden yarına kat edilebilecek bir mesafe değildir, ancak yönümüzü bu istikamete çevirmeden, cezaevlerini çoğaltarak bir yere varamayacağımız da açıktır. Daha köklü düzeyde ise, bir cezalandırma aracı olarak “dört duvar”ın adil ve insani olmadığının evrensel olarak tartışmaya açılması, bize yeni ufuklar getirebilir. İnfaz rejiminin öngörülebilir, etkili, adil ve eşit bir mahiyete kavuşması, örtülü af niteliğindeki palyatif düzenlemelerden vazgeçilmesi asgari beklentidir. Ne yazık ki yaşadığımız gerçeklik, bu yönde köklü bir politikanın bulunmadığını göstermektedir.
İkinci düzey ise her birimizin, bugün, buradan yapabileceklerine dairdir. Yapılabilecekler oldukça çeşitlidir ve en küçük adımlar dahi ihlallerin önlenmesine ve tecridin kırılmasına katkı sağlar. Mahpus ziyaretleri, mahpuslara mektup yazmak, kitap göndermek, onların mektuplarına cevap vermek, bu insanlar için büyük bir moral kaynağıdır ve tecridin duvarlarında açılan küçük ama gerçek gediklerdir. Yine cezaevleriyle ilgili gerçekleştirilen panel, söyleşi, sergi ve benzeri etkinliklere katılmak, yakın çevremizle sürekli bu konuyu konuşarak bu hassasiyeti yaygınlaştırmak da tercih edilebilir.
Sonuç
Bütün bu değerlendirmelerden sonra başa dönebiliriz. Cezaevi, fiziki koşulları, kapasitesi, koğuşu, ranzası tartışılmadan önce, bir cezalandırma aracı olarak kendisi tartışılması gereken bir kurumdur. Yaygın bir cezalandırma aracı olarak kullanılmaya başlanalı üç-dört asır geçmeyen cezaevi, bugün itibariyle cezalandırmanın hiçbir amacını karşılamayan, mahiyeti itibariyle ihlal üreten, kanaatimizce zulüm içeren vebedensel cezalar içermesi yanında, bedensel cezalardan dahi ağır sonuçlar doğurabilen bir mekanizmaya dönüşmüştür. MAZLUMDER olarak bizim ısrarımız, bu cezalandırma yönteminin insaniliğini, İslamiliğini ve işlevselliğini tartışmaya açmaktır.Bu, ütopik bir talep değil, adalet arayışının ta kendisidir. İnsanı diri diri öğüten bir sistemin karşısında, hak ve adalet eksenli, merhametli, mahpusu bir güvenlik meselesine indirgemeyen, onu evvela bir insan ve bir emanet olarak gören bir bakışı savunuyoruz. Cezaevlerini çoğaltarak, kapasitelerini şişirerek değil; adaleti, merhameti ve insan onurunu merkeze alarak yol alabiliriz.
