Mehmet Okatan 1 Ağustos 2026

Modern Ceza İnfaz Sisteminin İflası: İnsancıllık İllüzyonu, Yapısal İkiyüzlülük ve Onarıcı Adalet

Av. Mehmet OKATAN

Ceza İnfazının Tarihsel Gelişimi ve “İnsancıllık” İllüzyonu İnsanlık tarihi boyunca suç ve ceza kavramları, toplumların ahlaki, felsefi ve siyasi yapılarına göre şekillenmiştir. Aydınlanma çağına kadar suçlu; kırbaç, falaka, teşhir, sürgün, angarya veya uzuv kesme gibi doğrudan bedene yönelik şiddet içeren yöntemlerle cezalandırılırdı. 

Yaklaşık 200 yıl önce, 18. yüzyılın sonlarında bu bedensel cezalar “barbarca” ve “insanlık dışı” bulunarak terk edilmeye başlandı. Bunun yerine, insanı merkezine alan “uygar ve insancıl” bir devrim gibi sunulan, kişiyi toplumdan soyutlamaya dayalı modern hapis odaklı ceza infaz sistemi inşa edildi.

Modern ceza infaz sistemlerinin teorideki temel amacı; kişiyi cezalandırırken aynı zamanda ıslah etmek ve topluma yeniden güvenli birer birey olarak kazandırmaktır. Ancak aradan geçen iki asır, bu modern infaz sisteminin iddia edildiği gibi bir ahlaki ilerleme olmadığını ortaya koymuştur. 

Modern İnfaz Sistemi Eleştirdiği ve Alternatif Olarak Geldiği Tüm Cezaları Katmerleştirerek Devam Ettirmektedir. 

Modern Angarya, Yasaklanan Sömürünün Makyajlanmış Dönüşü: Modern ceza infaz hukuku, hümanistik bir yaklaşımla insan onurunu koruma iddiasıyla geçmişin kürek mahkûmiyetlerini ve taş ocaklarındaki zorla çalıştırma ve benzeri angarya olarak kabul edilen zorla çalıştırma sistemlerini kesin bir dille yasaklamıştır. Ancak günümüz cezaevi pratiklerine yakından bakıldığında, bu sömürünün ortadan kalkmadığı, aksine hukuki ve kavramsal bir makyajla yeniden sisteme dahil edildiği görülür. Bugün birçok ülkede ve Türkiye’de “iş yurtları” ya da “gönüllü çalışma programları” adı altında işletilen mekanizma, tamamen rızanın illüzyonuna dayanmaktadır. Mahkûmlar; dış dünyadaki ekonomik dengelerin, asgari ücretin ve iş kanunlarının tamamen dışında, komik denebilecek sembolik harçlıklar karşılığında çalıştırılmaktadır. Bu sistemin “gönüllü” olarak sunulması ise tamamen bir aldatmacadır. Bir mahkûmun cezaevindeki en temel insani ihtiyaçlarını (kantinden yiyecek, temizlik malzemesi, su almak gibi) karşılayabilmesi, daha iyi bir koğuşa geçebilmesi veya “iyi hâl” indirimi alarak özgürlüğüne bir gün dahi olsa erken kavuşabilmesi bu çalışmaya katılmasına bağlıdır.

Modern infaz sistemi, 200 yıl önce “barbarca” diyerek terk ettiğini iddia ettiği zorla çalıştırma (angarya) sistemine arkadan dolanarak geri dönmüştür. Sistem, mahkûmun çaresizliğini ve özgürlük arzusunu ucuz iş gücü olarak sömürmekte ve bunu bir “rehabilitasyon başarısı” olarak pazarlayarak kendi içindeki derin çelişkiyi ve ikiyüzlülüğü ifşa etmektedir.

Bedensel Cezanın Zirvesi: Kırbacı Yasaklayıp İdamı Yaşatmanın İkiyüzlülüğü 

Modern infaz rejiminin en büyük felsefi çelişkisi, bedensel cezalar karşısında takındığı seçici ahlaktır. Çağdaş hukuk sistemleri; kırbaçlama veya uzuv kesme gibi cezaları “ilkel ve uygar dünyaya yakışmaz” bularak reddederken, modern dünyaya öncülük ettiğini iddia eden Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere birçok ülkede bedensel cezaların en ilerisi, en acımasızı ve telafisi imkânsız olanı, yani idam cezası halen yürürlüktedir. Buradaki ikiyüzlülük çarpıcıdır: Sistemin mantığına göre bir suçlunun sırtına kamçı vurmak insan onuruna aykırı ve kabul edilemez bir barbarlıktır; ancak aynı suçlunun bedenine elektrik vermek, damarlarına zehirli iğne zerk ederek ağzından köpükler çıkararak can vermesini sağlamak veya onu asarak yaşam hakkını tamamen elinden almak “çağdaş bir hukuki yaptırım” olarak kabul edilmektedir. Küçük bedensel acıları ve izleri “ilkel” bularak yasaklayan modern infaz rejimi, devlet eliyle işlenen en mutlak bedensel şiddet olan ölümü yasallaştırarak kendi meşruiyetini ve insancıllık iddiasını tamamen sıfırlamaktadır. Şiddeti bürokratikleştirip steril hale getiren bu mimari, modern sistemin iddia ettiği gibi insanı merkeze alan bir gelişim çizgisi değil, kurumsal bir ikiyüzlülük tasarımı olduğunu kanıtlamaktadır.

Materyalist Bakış Açısı ile İnsanı Sadece Maddeden İbaret Gören Sistemin İnsan Ruhunu Parçalaması: Modern ceza infaz hukuku, bedensel ceza eleştirisini sadece somut fiziksel şiddet eylemleriyle sınırlandırarak büyük bir yanılgıya düşmüştür. Bu sığ yaklaşım, insanı yalnızca mekanik bir et ve kemik yığını olarak kabul eder. Oysa insan, maddi bedeni ve ruhu ile bölünmez bir bütündür. Modern infaz rejimi ve onun Türkiye’deki pratikleri, mahkûmun fiziksel bedenini parçalara ayırmaz, uzvunu kesmez; fakat onu dört duvar arasına kapatarak ruhunu canlı canlı, milim milim parçalar. Bu ruhsal yıkım, mekândan bağımsız bir varoluş krizidir. Kapatıldığınız yer bir taşra hapishanesi de olsa, parıltılı bir modern cezaevi kompleksi de olsa, hatta bir “saray” bile olsa, kafese tıkılan her canlıda aynı fıtri çöküş gerçekleşir. İnsanın en özgün varlığı olan kendi zamanı ve iradesi kurumsal olarak gasp edilir. Kapatılma deneyimi, ruhun üzerinden her gün bir parçanın adeta bir penseyle koparılması gibidir. Modern ceza sistemi insanın maddi uzvunu koparmaz, ancak her gün ruhundan bir parça koparır. Yalnızlık, tecrit, sürekli gözetlenme psikolojisi, mahremiyetin yok oluşu ve belirsizlik, insan ruhunda geri dönüşü imkânsız, derin yaralar açar. Türk edebiyatının ve düşünce dünyasının önemli isimlerinden Necip Fazıl Kısakürek, cezaevi gerçeğini felsefi ve sanatsal bir sarsıcılıkla ele aldığı “Zindandan Mehmede Mektup” isimli şiirinde, modern kapatma rejiminin insan ruhu üzerindeki bu mutlak yıkımını tek bir soruyla özetler: “Buradan insan mı çıkar, tabut mu?” Bu dize, sıradan bir sitemin ötesinde, infaz sisteminin özüne yapılmış çok derin bir tespittir. Şairin işaret ettiği “tabut”, sadece fiziksel bir ölümü değil; insanın maddi ve manevi bütünlüğünün parçalanışını, fıtratının yok edilişini ve geriye sadece “yaşayan bir ölü” bırakıldığını simgeler. Modern cezaevi, insanı fiziken öldürmez ama onu insan kılan tüm ruhsal ve zihinsel vasıfları elinden alarak etten ve kemikten bir tabuta hapseder. Sistemin en büyük trajedisi ise tam bu noktada başlar: İç dünyası paramparça edilen ve varlıksal bütünlüğü yok edilen bu insanlar, cezaları bittiğinde “ıslah olmuş” kabul edilerek toplumun içine salınır. Oysa ortada artık yeniden topluma kazandırılacak bir “bütün” kalmamıştır. Ruhsal bütünlüğü yok edilmiş bir bireyden, sağlıklı bir insan olarak bahsedilemez. Duvarların arkasından tahliye edilen şey, ıslah edilmiş bir birey değil; ruhsal cenazesi çoktan kaldırılmış, yaşayan bir ölüdür. 

Modern İnfaz Sisteminde Sürgün Cezası Katmerli Bir Şekilde Devam Etmektedir: Modern ceza hukuku dogmatiği tarafından insan onuruna aykırı ve gayriinsani bulunarak terk edilen, hatta pek çok çağdaş anayasada açıkça yasaklanan klasik “sürgün” cezası, günümüz infaz rejimlerinde idari ve bürokratik mekanizmaların arkasına gizlenerek örtülü bir biçimde yeniden üretilmektedir. Pozitif hukuk metinlerinde “güvenlik gerekçesi”, “kapasite yetersizliği” veya “disiplin tedbiri” gibi teknik kavramlarla rasyonalize edilen kurumlar arası sevk ve nakil pratikleri, sonuçları itibarıyla işlevsel birer mekânsal cezalandırma aygıtına dönüşmüştür. Hükümlünün, sosyal ve ailevi bağlarının merkez üssü olan yaşam alanından binlerce kilometre uzaktaki bir infaz kurumuna nakledilmesi, kişiyi salt bir “kapatma” nesnesi yapmakla kalmayıp, onu yabancısı olduğu bir coğrafyada radikal bir sosyal tecrite mahkûm etmektedir. Üstelik bu pratik, tarihsel seleflerine kıyasla çok daha yıkıcı bir paradoksu barındırmaktadır. Klasik ceza sistemlerinde sürgün edilen mahkûm, gittiği coğrafyaya ailesini de götürebilme ve belirli sınırlar dâhilinde de olsa kolektif bir yaşam kurabilme imkânına sahipken; modern cezaevlerinin geçirgen olmayan katı mimari ve idari yapısı bu olasılığı tamamen ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla infaz idaresinin takdir yetkisi eliyle işletilen bu süreç; mahkemenin hükmettiği hürriyeti bağlayıcı cezayı aşan, hem hükümlüyü hem de lojistik ve ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle görüş hakkından mahrum bırakılan ailesini dolaylı olarak cezalandıran “katmerli” bir yaptırım modelidir. 

Modern İnfaz Rejiminin Toplumsal Trajedisi: Cezanın Şahsiliği İnfazın Kolektifliği

Modern anayasal düzenlemelerin tamamında ve evrensel ceza dogmatiğinde rüçhan hakkına sahip olan “ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi”, bireyin yalnızca kendi kusurlu fiilinden mesul tutulmasını ve cezai yaptırımın münhasıran failin şahsına hasredilmesini öngörür. Ne var ki modern infaz pratikleri incelendiğinde, büyük bir çelişki göze çarpmaktadır: Ceza hukuken şahsi kurgulanmışken, infaz fiilen kolektif bir cezalandırma aygıtı olarak işletilmektedir. Hükümlünün hürriyeti bağlayıcı ceza infaz kurumuna kapatılması, eşi, çocukları, ebeveynleri ve yakın sosyal çevresi açısından telafisi imkânsız bir mahrumiyet zinciri başlatmakta ve bu kişileri suçun faili olmamalarına rağmen sistemin “görünmez kurbanları” haline getirmektedir. Çeşitli nedenlerle aile ikametgâhından binlerce kilometre uzaktaki kurumlara nakledilen hükümlülerin yakınları; sırf kanuni hakları olan “görüş hakkını” kullanabilmek adına ağır ekonomik, lojistik ve psikolojik külfetler altına sokulmakta, açıkça idari bir cezalandırmaya maruz bırakılmaktadır. Bu kolektif mağduriyet sarmalı, ceza infaz kurumlarına giriş ve çıkış süreçlerinde tatbik edilen, arama ve denetim adı altındaki bazı ölçüsüz pratiklerle daha da derinleşmektedir. Güvenlik gerekçesi ile savunulan ancak özü itibarıyla muhataplarını tahkir eden bu bürokratik ritüeller, kusursuz üçüncü kişileri adeta potansiyel birer suçlu muamelesine tabi tutmakta ve anayasal güvence altındaki insan onuru ile aile hayatına saygı hakkını zedeleyerek infazı bir hak kısıtlamasından öte toplumsal bir eziyet modeline dönüştürmektedir.

Modern Ceza Hukukunun Eleştirdiği ve İnsan Onuruna Aykırı bulduğu Teşhir Cezası Tüm Modern Ceza Hukukunda Uygulanmaktadır: Modern ceza/infaz hukuku geçmiş yüzyıllarda failin bedeni ve haysiyeti üzerinden yürütülen; suçlunun panayır yerlerinde, meydanlarda aşağılayıcı şekillerde yürütülerek topluma izletilmesi esasına dayanan “teşhir” cezalarını gayriinsani bularak tasfiye etmiştir. Klasik ceza adaletinin bu ritüeli, çağdaş hukuk sistemlerinde insan onurunun dokunulmazlığı ilkesi gereğince kesin bir dille reddedilmektedir. Ne var ki modern infaz ve soruşturma pratikleri, teoride sert bir dille eleştirdiği bu ilkel yöntemi, günümüzde dijital ve sosyal medya araçları vasıtasıyla çok daha agresif bir biçimde yeniden üretmektedir. Eski dönemlerde teşhir cezası, coğrafi olarak kısıtlı bir topluluğun önünde ve yalnızca hükmü kesinleşmiş kişilere uygulanırken; günümüzde henüz hakkında bir kamu davası dahi açılmamış, soruşturma evresindeki şüpheliler dahi kitlesel bir dijital linç mekanizmasının nesnesi haline getirilmektedir. Kolluk kuvvetlerinin operasyon görüntülerini birer seyirlik materyal gibi medyaya servis etmesi ve sanal mecraların algoritma tabanlı yayılım gücü, bireylerin sadece lokal düzeyde değil, küresel ölçekte teşhir edilmesine yol açmaktadır. Bu durum, ceza muhakemesinin en temel sütunlarından olan “masumiyet karinesi” ve “lekelenmeme hakkını” tamamen işlevsiz kılmaktadır. Sonuç olarak modern adalet mekanizması, mevzuat düzeyinde insancıl bir çehre sunsa da somut düzlemde suçluyu (ve hatta suç şüphelisini) tüm dünyanın dijital meydanlarında teşhir ederek, eleştirdiği ve tarih sahnesinden sildiğini iddia ettiği o ilkel cezalandırma pratiğini çok daha yıkıcı, kalıcı ve kontrolsüz bir biçimde tatbik eder hale gelmiştir.

Sürdürülemez Maliyet, Modern Kapatma Rejiminin Ekonomik İflası: Modern ceza infaz sistemi, yalnızca insani ve ruhsal değerleri yok etmekle kalmaz; aynı zamanda devletlerin sırtında taşınamaz, rasyonel olmayan ve ekonomik olarak çevrilemez bir mali enkaz oluşturur. İnsanı toplumdan söküp alarak devasa dört duvarların arkasına istiflemek, günümüz dünyasında sürdürülmesi imkânsız bir “kamusal lüks” haline gelmiştir. Binlerce mahkûmu barındırmak için sürekli yeni, yüksek güvenlikli cezaevi kampüslerinin inşa edilmesi, devasa araç filoları, lojistik altyapı, ısınma, aydınlatma ve bakım giderleri muazzam bir bütçe yutar. Sadece bir cezaevini ayakta tutabilmek için müdürlerden infaz koruma memurlarına kadar yüzlerce sivil memur istihdam edilmekte; dış güvenlik için yüzlerce asker ve jandarma personeli bu kurumlara tahsis edilmektedir. Üretime doğrudan katılmayan, sadece “kapatma eylemini” denetleyen bu devasa personel ordusunun maliyeti toplumun sırtına yüklenmektedir. Hepsinden önemlisi, insanın fıtratın tamamen aykırı olan kafese kapatılma deneyimi, bedeni de biyolojik olarak çökertir. Sürekli stres, tecrit, güneş ışığından ve temiz havadan mahrumiyet, mahkûmların bağışıklık sistemini yok ederek cezaevlerini kronik hastalıkların ve psikosomatik rahatsızlıkların hızla ürediği birer laboratuvara dönüştürür. Hastalanan bu devasa nüfusun hastanelere taşınması, ring araçlarının güvenliği, ameliyat, tedavi ve bitmek bilmeyen ilaç masrafları yine devletin kasasından, yani vatandaşın vergilerinden karşılanır. 

Çözüm Önerisi: Devlet Tekelinden Mağdur Odaklı “Onarıcı Adalet” Modeline Geçiş

Devletin Kıskanç Tekeli ve Mağdurun Görünmezliği: Modern ceza hukukunun en büyük çıkmazlarından biri, devletin suç ve cezalandırma üzerindeki mutlak ve kıskanç tekelidir. Devlet, işlenen bir suçu doğrudan kendi egemenlik alanına yapılmış bir saldırı olarak kabul eder. Bu sebeple mağdur şikayetinden vazgeçse bile, kamu davası adı altında “devlet hakkı” diyerek yargılamaya ve cezalandırmaya kararlılıkla devam eder. Süreç tamamlandığında devlet, suçluyu hapsederek güya kendi soyut otoritesinin “hakkını” tahsil etmiştir; fakat suçtan asıl zarar gören, canı yanan veya malı çalınan gerçek mağdurun mağduriyeti aynen devam etmektedir. Modern sistem mağduru adeta bir figürana dönüştürmüş, adaleti ise sadece devlet ile suçlu arasında bürokratik bir hesaplaşma haline getirmiştir. Hakkını alamayan mağdur adalete olan güvenini kaybedince, kendi hakkını hukuk dışı yollarla almaya zorlanır. Sonuç olarak, ilk suçun küllerinden yeni suçlar, yeni intikam zincirleri ve yeni mağduriyetler doğarak toplumsal barış dinamitlenir.

Ekonomik, Sosyal Suçlarla, Tazminat Gerektirir Suçlarda Onarıcı Adalet Çözümü: Özellikle ekonomik suçlar, hırsızlık, dolandırıcılık, mala zarar verme gibi ekonomik suçlarla, yaralama gibi tazmini gerektirir suçlarda hapis cezası ile çözüm üretilemez.  Bunun yerine cezaevini devreden çıkaran Onarıcı Adalet modeli hayata geçirilmelidir. Bu modelde odak noktası, devletin soyut otoritesini tatmin etmekten mağdurun somut zararını gidermeye kaydırılır. Suçluya dört duvar arasında pasif bir esaret sunmak yerine, toplum içinde aktif, üretken ve özgürlüğü bağlamından koparmayan yükümlülükler verilir. Suçlu, çalışarak mağdurun maddi zararını kuruşu kuruşuna ödemekle yükümlü kılınır; toplumun yaralarını saracak kamu yararına işlerde çalıştırılır. 

Ağır Suçlarda Onarıcı Adalet: İslam Hukuku Örneği Onarıcı adalet sadece hafif veya ekonomik suçlarla sınırlı kalmak zorunda değildir; kasten adam öldürme gibi en ağır suçlarda da radikal bir çıkış yolu sunabilir. İnsanlık tarihinin en uzun süre uygulanan hukuk sistemlerinden biri olan İslam hukuku, bu konuda modern dünyanın hayal edemediği bir model geliştirmiştir. İslam ceza hukukundaki “Kısas, Diyet ve Af” müessesesinde devlet delilleri toplar, sanığı yargılar, suçu kanıtlar ancak son sözü ve mutlak yetkiyi canı yanan mağdurun ailesine bırakır. Mağdurun ailesine dilerse “Diyet” adı verilen ağır bir maddi tazminat karşılığında katili affetme, dilerse hiçbir karşılık beklemeden sadece dini ve vicdani bir yücelik, toplumsal barış adına onu bağışlama hakkı tanınır. Aile affettiği an devletin kıskanç cezalandırma yetkisi ve o hapis sarmalı birden sona erer. Modern sistemlerde kasten adam öldüren bir kişi cezaevine konulur; devlet, mağdur yakınlarının vergileriyle katili içeride besler ve korur. Dışarıda ise mağdur aile hem sevdiklerinin yokluğunun acısını çeker hem de adaletin kendilerini tatmin etmediğini düşünerek katilin ailesine karşı bir kan davası zinciri başlatır. Eğer modern hukuk, İslam hukukunun bu köklü mantığından ilham alarak ağır suçlarda da mağdur odaklı bağışlama ve tazminat mekanizmasını entegre edebilseydi, katilin canı veya özgürlüğü üzerinde son sözü söyleyen mağdur ailenin öfkesi diner, intikam duygusu barışa evrilirdi. Suçlu ise pasifçe yatmak yerine, ömrü boyunca mağdur ailenin geride kalan çocuklarının eğitimini ve geçimini üstlenmek gibi somut, ağır ve üretken bir yükümlülük altına girerdi. 

Sonuç

Yüzlerce yıl önce icra edilen bedensel ve mekânsal yaptırımları “barbarlık” olarak yaftalayıp tasfiye ettiğini iddia eden modern ceza infaz sistemi, iki asırlık pratiğin sonunda felsefi, ahlaki ve hukuki olarak iflas etmiştir. Metin boyunca sergilenen ampirik gerçekler, çağdaş infaz rejiminin iddia ettiği gibi “insancıl bir ilerleme” değil; aksine tarihsel cezaların bürokratik, teknolojik ve kavramsal kelime oyunlarıyla makyajlanarak katmerleştirildiği yapısal bir ikiyüzlülük tasarımı olduğunu ortaya koymaktadır. Sistem; taş ocaklarındaki sömürüyü “iş yurtları” adı altında rızanın illüzyonuna dönüştürmüş, kırbacı yasaklarken devlet eliyle tasarlanmış steril ölümü (idamı) meşrulaştırmış, insanın uzvunu kesmek yerine ruhunu milim milim parçalayarak onu yaşayan bir ölüye (tabuta) çevirmiştir. Bununla da yetinmeyerek, mevzuatta yasaklanan sürgün cezasını “sevk ve nakil” bürokrasisiyle hortlatmış; cezanın şahsiliği ilkesini çiğneyerek infazı kolektif bir aile eziyetine dönüştürmüştür. Dijital medyanın gücüyle de bireyleri (ve hatta henüz suçu sabit olmamış şüphelileri) küresel ölçekte teşhir ederek tarih sahnesinden sildiğini iddia ettiği tüm ilkel yöntemleri bizzat kendi eliyle ve daha yıkıcı bir biçimde tatbik eder hale gelmiştir. Açıkça görülmektedir ki, suçluyu toplumdan koparıp dört duvar arasına “depolayan” kapatma odaklı modern paradigmanın yapısal krizleri, cezaevlerinin fiziki şartlarını iyileştirmek veya yeni infaz kuralları ihdas etmek gibi palyatif (geçici) reformlarla aşılamaz. Çözüm, suçluluk olgusuna bakış açısının radikal bir biçimde değiştirilmesinde ve cezalandırma hırsından arınmış “Onarıcı Adalet”, adalet başta olmak üzere yeni modellerin geliştirilmesiyle olacaktır.  

Çözüm; hapishanelerin fiziki şartlarını makyajlamak ya da yeni cezaevleri inşa etmek değildir.

Çözüm; çeşitli af ve infaz indirimleri ile cezaevlerini boşaltmakta değildir. 

Çözüm; çeşitli formalite uygulamalarıyla makyajlanan denetimli serbestlik modellerinde değildir. 

Çözüm, iki yüz yıldır bu dünyaya insancıl infaz sistemi olarak sunulan ancak yukarıda sorunlarını anlattığımız sistemden tamamen ayrı yeni bir infaz sistemi oluşturmaktır. Çözüm; suçu devlet ile suçlu arasında bürokratik bir mesele olmaktan çıkarıp, onu suçlu ile mağdur arasındaki bir toplumsal tamirat ve barış arayışı olarak yeniden tanımlamaktır. Gerek ekonomik suçlarda alternatif yaptırımlarla yürütülecek onarıcı adalet modelleri, gerek ağır suçlarda mağdurun iradesini kutsayan uzlaşma ve af mekanizmalarını işleten yöntemlerle, gerekse köklü radikal yeni infaz modellerini geliştirmekle olacaktır.