Anayasa Değişikliği Bütün Sorunları Çözecek mi?
Mehmet Satuk Buğra KAVUNCU / İYİ Parti Sözcüsü
Türkiye’deki bütün sorunların temeline anayasa meselesini yerleştirmek ve anayasa değişikliği sayesinde bütün sorunların çözüleceğini düşünmek Türk siyasetinin ezber kalıplarından biri haline geldi. 1808’de imzalanan Sened-i İttifak ile başlatabileceğimiz anayasal süreçler, Tanzimat Fermanı’ndan Islahat Fermanı’na, 1876’da ilan edilen Kanun-i Esasi’den Osmanlı’nın dağılma sürecine kadar Cumhuriyet öncesinde de farklı denemelerin konusu oldu. Bu açıdan Türkiye’de anayasa ve kanun çerçevesi ile demokrasi adımlarının 200 yıllık bir geçmişinin bulunduğunu ifade etmek mümkün. 1921’deki Teşkilât-ı Esasiye, savaş döneminin ihtiyaçlarını yansıtan bir anayasa olması bakımından bir geçiş dönemi ürünüydü. Bu sebeple, artık gerçek bir devlet vasfını kazanmış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni anayasa ihtiyacı çerçevesinde, 1924 Anayasası kabul edildi.
1924 Anayasası, 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından 1961 yılına kadar geçerli kaldı ve 1961 yılında, Türkiye’nin en “özgürlükçü” olarak tanımlanan anayasası kabul edildi. Oysa ki bu anayasa da bir askeri vesayet ürünüydü ve 1961’den, yürürlükten kalktığı 1982’ye kadar değişikliğe uğradı. Hatta 1961 Anayasası, 1980 askeri darbesinin de gerekçeleri arasında sayıldı. Oysa ki aynı anayasa, ilanından yürürlükten kaldırılışına kadar defalarca değişikliğe uğramış ve en kapsamlı değişiklikler de 1971-1973 döneminde, 12 Mart muhtırasının da etkisiyle teknokrat kabineler tarafından gerçekleştirilmişti. Hatta bu anayasa kimi siyasetçilere göre Türkiye’ye “fazla” gelmişti ve kısıtlanmalıydı. Ancak anayasa odaklı tartışmalar sorunları çözmedi ve 12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleşti. Darbe yönetimi, gerçekleştirdikleri darbeyi meşrulaştırırken en çok da defalarca değiştirilen 1961 Anayasası’nı sorumlu tutmuş ve kötülemişti.
Yine bir askeri darbe ve yine değişen anayasa… Üstelik aynı bu anayasa da tıpkı 1961 Anayasası gibi askeri vesayetin ürünüydü ve yine defalarca değişikliğe maruz bırakılacaktı. 1982 Anayasası ilk kabul edildiğinde 177 madde ve 16 geçici madde içeriyordu. Bu maddelerin %75’i, anayasanın kabul edilişinden bu yana, farklı iktidarlar tarafından değiştirildi. Bunların bir kısmı 2000’lerin başındaki Avrupa Birliği akımı çerçevesinde AB Uyum Paketi’yle, bir kısmı 2010’lardaki hukuki odak çerçevesinde yargı reformuyla ve nihayetinde hep tartılışan siyasi sistem odağıyla hükümet sistemi çerçevesinde gerçekleştirildi. Sürekli yaşanan bütün problemlerin odağına yerleştirilen, tartışılan ve değiştirilen anayasa gündemiyle Türkiye, aslında koruması gereken bir değer olarak “anayasal yönetim” anlayışının değerini ve içeriğini unuttu.
Türkiye bugün nerede?
Türkiye’nin bugün nerede olduğunun cevabını alabilmek için, AKP iktidarı dönemindeki değişikliklere ve sonuçlarını iyi irdelemek gerekiyor. Zira değişiklikler, yeni bir anayasa önerilerinin temelini oluşturması bakımından önemli. Aslında 2010’daki anayasa değişikliğinin sonuçları çok kısa bir süre sonra ortaya çıktı. Adalet mekanizmasındaki düzenlemeler, yargı sisteminde farklı odakların güç yarışına hizmet etti ve bunun sonunca devlete paralel yapılanmaların güç kazandığı, bunların askeri vesayetle mücadele iddiasıyla meşrulaştırıldığı ve en nihayetinde iktidar odaklarına yönelik bir savaşa giriştiği bir süreci hızlandırıldı. Yargı sistemindeki partizan ve cemaat kadrolaşmaları, hukuk sisteminde bugünlere gelen çok kapsamlı ve kalıcı hasarlara yol açtı. Bugün bakıldığında, ana muhalefet partisine yönelik soruşturmaları başlatan savcının Adalet Bakanlığı görevine getirilmesiyle, davayı başlatan kişinin davaya bakacak hakimlerin başına ve olası itiraz makamlarının da odağına yerleştirildiği görülüyor. Türkiye bugünlere bir anda mı geldi yoksa anayasal değişikliklerin iktidarın çıkarı gözetilerek gerçekleştirilmesi sonucu bir sistem krizi mi meydana geldi? Yani sorumluluk anayasada mı, yoksa onu keyfi olarak uygulama ve uygulamama serbestliğinde olanlarda mı?
Yargının tamamen bağımsızlığını kaybettiğinin; HSK’daki dağılım, üyelerin seçimi, Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçim şekli vb. hususlar Türkiye’de denge–denetleme sisteminin tamamen kaybolduğunun ve kuvvetler ayrılığının neredeyse resmi olarak da ortadan kalktığının somut göstergeleri mevcut. Bugün Türkiye’de HSK seçimini kaybeden bir isim, bir hafta sonra iktidar partisinin ilçe başkanı olarak atanıyor. Bu iktidar bir güç zehirlenmesi üzerine kurulu, aldıkça daha fazlasını istiyor, daha fazlasını istedikçe bunu bütün sisteme yayıyor ve mekanizmaları da ortadan kaldırdıkça pervasızlık daha da artıyor. Sistemin işleyişi için bu zorunlu. Devlet sadece muhaliflerini denetleyen, daha doğrusu devletin şu andaki sistemi bunu üstüne kurgulanmış bir sistem, bir yapı haline geldi. Denetleme tamamen ortadan kalkmış durumda ve bu alenileşiyor.
Bu açıdan bir başka örnek, 2017’daki şaibeli referandumla kabul edilen ve 2018 itibariyle uygulanmaya başlanan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin işleyişi değerlendirildiğinde şu net olarak gözüküyor: Her geçen yıl geriye giden bir süreç ve hemen her alanda büyük bir kaos ve geriye gidiş. Devletin tüm kurumlarında bir verimsizlik söz konusu; eğitimden sağlığa kadar her alanda ciddi bir gerileme net olarak görülüyor. Dolayısıyla sistemin işleyişi, bugün gelinen noktaya bakıldığında ciddi zafiyetler, sakıncalar ve riskler barındırıyor. Kurumlar arasındaki ilişkilerde adeta kopma noktasına gelmiş, sürekli tekrarlayan uygulamalar, birbirinden habersiz kurumlar… Cumhurbaşkanlığı Sarayı apayrı bir mekanizma. TBMM yetkileri tamamen azaltılmış, bütçe gibi en temel meselelerden biri darmadağın çalışılıyor. Bakanların yetkileri ve pozisyonları keza aynı. Örneğin bazı Cumhurbaşkanı Başdanışmanları de facto bakanlar olarak sistemde yer alıyor. Yolsuzluk ise Türkiye’nin yeni normali haline gelmiş durumda; rüşvet, adam kayırma, liyakatsizlik ve yolsuzluk ekseninde bir ülkedeki anayasa çalışmalarının niteliği de elbette tartışma konusudur.
Türkiye’nin bugün nerede olduğuna dair son önemli mesele, son zamanlarda anayasa tartışmalarına paralel olarak gittikçe artan üniter devlet ve cumhuriyetimizin temel ilkelerine yönelik saldırılar. Türkiye’de kasıtlı bir şekilde, cumhuriyeti var eden ortak kimliği hırpalayacak, üniter yapıyı ve cumhuriyetin temel ilkelerini sarsacak birtakım konular gündeme getiriliyor. Türkiye, bölgede Atatürk’ün önderliğinde kurmuş olduğu cumhuriyet ile yüzyıldır dimdik ayakta kalmış, sağlam bir temel üzerinde gelecek nesillerin her zaman daha iyiye götürecek adımlar atabilme kapasitesini göstermiş. Ancak maalesef, bugün başlatılan anayasa tartışması, aslında kurulduğu günden beri cumhuriyet ile meselesi olanların yarattığı bir anayasa tartışması. Anayasa tartışmalarının hedefi, amacı aşikâr. Etnik bölücülük, siyasal İslâm ve cumhuriyetle ve yarattığı değerlerle sorunu olanların yarattığı bir tartışma iklimi söz konusu.
Türkiye yarın nerede olacak?
AKP iktidarda olduğu sürece Türkiye’nin yarınında bir anayasa değişikliği tartışması olacağı aşikâr. Ancak bunun zemini sağlıklı ve demokratik değil. Mevcut sistem ve iktidar yapısının bunu demokratik bir çerçeveye yerleştirmek gibi bir kaygısı ise hiçbir şekilde yok. Türk siyasi tarihinde hep gördüğümüz gibi, bütün kötülüklerin ve olumsuzlukların temeline yine anayasa yerleştiriliyor. Oysa ki anayasa değişikliğini hedefleyen iktidar anayasayı aşıyor, bağlayacı bir şekilde karşısında duran anayasa meselesini bir engel olarak görüyor ve bu engeli aşmak için anayasanın tartışılarak hırpalanmasına müsaade ediyor. Bu tartışma bir zemin yaratmak değil; anayasa olgusuna darbe vurulması maksatlı. Aslında hırpalanan da eski anayasa değil; anayasal yönetim modeli ve anayasanın değeri. Anayasa gibi hayati bir mekanizma, aşılmak üzere duran bir engel gibi algılanıyor ve keyfi yönetim anlayışına uyarlanmaya çalışılıyor. Burayı iyi süslemek ve kamuoyu algısını desteklemek için en çok “sivil” vurgusu kullanılıyor. Türkiye’deki demokratik değerler, hukukun üstünlüğü, denge-denetim mekanizması ve birçok konuda gerçekten “sivil” bir anlayış var mı yoksa darbe dönemlerini aratmayan bir baskı mekanizması uygulanıyor mu?
İYİ Parti olarak anayasaya dair çizilen tartışma çerçevesinde odağımız çok net, anayasamızın ilk dört maddesi tartışılmaz kırmızı çizgimiz. Cumhuriyetin temel niteliklerini değiştirmeyecek; demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışını koruyacak ve en önemlisi de hükümet sistemi modelini güçlendirilmiş parlamenter sistemle dönüştürecek bir anayasa bağlamı şart. Fakat bunlardan daha da önemlisi, Türkiye’de anayasanın uyulabilir ve bağlayıcı bir temel olduğunu siyaset ortamına yeniden kazandırmak ve inandırmak gerekli. Yani bir anayasadan önce, bağlı kalınacak bir anayasa değerini bilinç olarak kazandırmak ve tartışma çerçevesini buraya yerleştirmek öncelik olmalı. Eğer bu olmazsa, anayasa değişikliği önerenler, yeni anayasayla işleri bittiğinde ya da bu anayasa artık işlerine yaramaz hale geldiğinde yine anayasa tartışması başlatabilirler. Bu sebeple en başta, anayasanın siyaset kurumu ve siyasi aktörler için ne ifade ettiğinin anlaşılması ve bu konuda bir zihniyet değişikliğinin başlatılması şart.
