Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 1 Nisan 2026

Kimin İçin ve Ne İçin Anayasa Değişikliği?

Gökçe Gökçen / Cumhuriyet Halk Partisi Hukuk Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı, İzmir Milletvekili, TBMM Anayasa Komisyonu üyesi

Anayasa, en basit ifadeyle iktidarın sınırlandırılması ve temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması fikrine dayanır. Hukuk devleti, kuralların herkese uygulanacağı düşüncesinin yerleşmesini herkesin fiillerinin sonucunu öngörebildiği bir güvenceye sahip olmasını, hukukun işlemediği bir azınlığın olmayışını da kapsar. Bu bakımdan hukuk güvenliği, eşitlik ve anayasal devlet kavramları çoğunlukla iç içe kullanılmaktadır. Şeklen anayasası olan, fakat iktidarı sınırlandırma özelliği göstermeyen devletler bu nedenle “anayasal devlet” olarak anılmaz.

Anayasa toplumsal mutabakatın sağlanmasıyla yapılır. Sorarsanız kimse katılımcılık ve toplumsal mutabakat arayışı gerekliliğine itiraz etmeyecektir. Ancak toplumsal mutabakatın hangi yöntemle ve nasıl sağlanmış sayılacağı, belli bir formüle bağlı değildir. Hiç kimsenin dışlanmış hissetmeyeceği, herkesi kapsayacak ancak mutlak bir eşitlik değil, güçsüzle güçlü karşı karşıya geldiğinde güçsüzü koruma iradesini gösteren bir metin nasıl ortaya çıkabilir? Aslında temel sorumuz ve temel sorunumuz belki de yıllardır bu.

Türkiye’de özellikle 2023 seçimlerinin ardından iktidar partisi ve ortakları tarafından gündeme getirilen anayasa değişikliği fikri hakkında görüşlerimizi kısaca özetlemeye çalışacağım.

1. İktidar ne amaçla yeni anayasa istediğini hiç dile getirmedi

Uygulama değişikliği, kanun değişikliği ya da anayasa değişikliği… Bunlar aslında birer araçtır. Esas olan tespit edilen bir sorunu çözmek, bir hedefe ulaşmaktır. Sadece “sivil bir anayasa” söylemi, ya da içeriği doldurulmamış bir “daha demokratik” anayasa söylemi aslında hiçbir şey ifade etmez. Devlet organları arasındaki ilişkide mi sorun vardır, temel hak ve özgürlüklerin düzenlenmesinde mi, seçilmiş organların seçilme usulünde mi, yoksa anayasanın ruhunda mı? Parlamenter sistemi savunan Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve iktidara muhalif siyasi partilerin gözünde anayasaya dair sorunlar esasen bellidir ve defalarca dile getirilmiştir. Kısaca belirtelim: Kuvvetler ayrılığının zedelenmiş olması, yargı tarafsızlığı ve bağımsızlığının sağlanmaması, yetkilerin tek elde toplanmış olması, anayasanın uygulanmamasına karşı bir korumanın bulunmaması… Bunlar 2017 değişiklikleriyle daha da belirginleşmiş sorunlardır. Ancak anayasa değişikliğinin temel gündem olması gerektiğini savunan iktidar partileri AKP ve MHP, bu konuda herhangi bir görüş ileri sürmemişlerdir. Yani toplum, iktidarın neden anayasa değişikliği istediğini bilmiyor. Bu nedenle iktidarın bugüne kadar yaptıklarını yorumlayarak tahminler üzerinden tartışmaya itiliyor.

2. Anayasa yapım süreci, anayasanın kendisi kadar önemli

Tahminler üzerine tartışma yürütüldüğünü belirttik. Ancak bu tür eksik bir tartışma bile ancak ifade özgürlüğü gerçekten varsa yapılabilir. Aksi halde farklı fikirler çarpışmaz, gerçekler dile getirilemez, halkın da bilgilendirilmesinin önüne geçilmiş olur. Sivil toplum örgütlerinin, meslek örgütlerinin, sendikaların nitelikli katılımının ve uzman desteğinin sağlanması olmazsa olmazdır. Çünkü anayasa değişikliği gibi yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakları da etkileyecek bir konu yalnızca siyasi parti yönetimlerinin kısa vadeli ve seçim odaklı değerlendirmelerine hapsedilemez.

Eleştiriler üzerine değişiklikler yapılma olasılığını ve katılımcılığı en aza indirmek için hızlandırılmış usulde görüşülen torba yasalar gibi, torba anayasa değişikliği fikri de halkı yanıltmaya yöneliktir. Torba anayasa değişikliği, hoşa gidecek bazı düzenlemelerin süs malzemesi olarak kullanıldığı, ancak anayasanın özüne dair teknik anlatıların arkasına saklanmış ve sakıncası zaman içinde ortaya çıkacak düzenlemelerin bulunduğu bir yönteme işaret eder.

Bir dayatmayla yola çıkıldığında sadece ortaya çıkacak olan ürün “sorunlu” olmaz, aynı zamanda ilgililerin bu ürünü hayata geçirmeye yönelik motivasyonu da olmaz. Yani herkesi kapsamayan, -mış gibi davranılarak çıkılan bir yolun sonu, “anayasaya saygı” fikrini daha da zedeler. Uygulamamak üzere yola çıkılıyorsa, elbette varılan yerde de o metnin bağlayıcılığı daha da sorgulanacaktır.

3. İktidarın sınırlandırılması ve hakların korunması amacını taşımayan belgeye anayasa denemez

Daha önce belirttiğimiz gibi, iktidarı sınırlandırma ve temel hak ve özgürlükleri güvence altına alma amacı taşımayan bir belge, anayasa değildir. Dünyada sosyal hakların henüz gelişmediği ve anayasalara girmediği dönemde burada kastedilen temel hak ve özgürlükler, aslında daha çok birinci kuşak haklardı. Ancak işçi sınıfının mücadelesiyle birlikte sosyal ve ekonomik haklar tanınmaya başlanmış ve özellikle 20. yüzyılda anayasalara girmeye başlamıştır. Neoliberal bir anlayışın etkisinde hazırlanmış olan 1982 Anayasası bile bunun dışında değildir. O halde temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması bugün yalnızca liberal hakları değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik hakları, hatta üçüncü ve dördüncü kuşak hakları da içerecek şekilde yorumlanmalıdır.

İktidarın sınırlandırılması, kuvvetler ayrılığının yaşama geçmesi ve yetkilerin tek bir merkezde toplanmasını engelleyecek denetleme mekanizmalarının oluşturulması ya da etkinleştirilmesiyle ilgilidir. Bu aslında hukuk devletini ve hukuk güvenliğini sağlamak için olmazsa olmazdır. Bir iktidar gücü karşısında, ki bu iktidar bazen siyasal iktidar olarak bir siyasi partide ya da bir kişide somutlaşabilir, bazen de işçilere karşı sermayeyi önceleyen, bazen kadına karşı erkeği önceleyen sistem olabilir (bu örnekler çoğaltılabilir); kişiyi güvende hissettirecek olan tam da gücün sınırlandırılabiliyor olması fikridir.

Hakları daraltma, gücü genişletme amacı taşıyacak her çalışma, anayasa tanımından uzak olmanın ötesinde, insanın haysiyetine yönelen saldırılara karşı daha güçsüz hissedeceği bir düzeni inşa etmeye yöneliktir. Anayasa ismini kullanarak anayasayı özünde ortadan kaldırmaya yöneliktir.

4. Anayasanın uygulanmaması tartışma konusu bile olmamalıydı

Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay kararına karşılık Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Anayasa Mahkemesi’ni tanımadıklarına yönelik kararları, Anayasa’nın 153. maddesinin açıkça ihlal edilmesi anlamına geliyor. Hatay Milletvekili Can Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesine yönelik işlemin AYM tarafından yok hükmünde sayılmasına rağmen hala görevine iade edilmemiş olması, yalnızca yargı içinde anayasaya başkaldırıyı değil, aynı zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de kendi yetkisini aldığı anayasayı uygulayamaz duruma geldiğini gösteriyor, kendi üyesine sahip çıkamamış bir parlamento görüntüsüne neden oluyor.

Bu kararın uygulanmamasından cesaret alındığı, Tayfun Kahraman kararının uygulanmamasından da anlaşılıyor. Ancak AYM otoritesini tanımama yalnızca bireysel başvuru kararlarında değil, norm denetimi kararlarında da kendini gösteriyor. TBMM’nin üzerinde çalıştığı torba yasaların neredeyse tümünde AYM’nin iptal etmiş olduğu bir hükmün aynısının getirildiği örnekler yer alıyor. Muhalefetin itirazları bu konuda da dikkate alınmıyor. Daha önce Erdem Gül ve Can Dündar kararı üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “uymuyorum, saygı da duymuyorum” açıklaması, aslında bugün yaşanan krizlerin yolunu açan bir talimattı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı, Anayasa’nın 90. maddesine rağmen özellikle Osman Kavala kararının uygulanmamasıyla birlikte iktidar tarafından tartışmaya açılıyor. Bunu takip eden Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ kararları, yalnızca birer insan hakkı ihlalini göstermiyor, siyasetin dizaynı amacını da ortaya koyuyor.

Herhangi bir mahkemenin ya da kurumun mahkeme kararlarını tanımama yetkisini kendisinde görmesi, ilk bakışta sadece hukukçuları ya da ilgililerini rahatsız eden bir konuymuş gibi görünse de aslında tüm topluma “istenen sınırlar içinde değilsen güvende değilsin” mesajını vermiş oluyor. Bu mesaj eşliğinde başlatılan bir anayasa tartışmasının büyük bir güven sorunu yaratması da şaşırtıcı değil.

5. Halkın sorunlarının büyük bölümü anayasadan değil, politikalardan kaynaklanıyor

2017 değişiklikleriyle birlikte yargı tarafsızlığı ve bağımsızlığının daha da zarar görmesi, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nda Venedik Komisyonu görüşlerine rağmen Adalet Bakanı’nın başkanlığının ve yürütme etkisinin korunması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önemli ölçüde güç kaybetmesi, yasamanın yürütmeyi denetleme araçlarının yok edilmesi ya da etkisizleştirilmesi, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve kanun ilişkisinin belirsiz bırakılmasının getirdiği sakıncalar gibi birçok sorun anayasanın kendisinden kaynaklanıyor. Ancak siyasetin yargı yoluyla dizayn edilmesine yönelik girişimler, torpil ve kayırmacılığın her alanda yaygınlaşması, artan şiddet olayları, suç çetelerinin yaygınlaşması, yoksullaşma, eğitimin kalitesizliği ve pahalılığı, sağlığa erişimin güçleşmesi gibi birçok sorun anayasanın uygulanmamasından ya da günlük politikalardan kaynaklanıyor.

Aslında bu sorunlar birbirinden bağımsız birer başlık gibi görünseler de hepsinin birbiriyle bağlandığı bir yer var. Kişi, kendisini adaletsizliğe, yoksulluğa, biriken ihtiyaçlarına karşı yalnız hissettikçe ona “senin yanındayım” diyen bir sistemin olmayışı, bireysel mutsuzluğu kitlesel mutsuzluğa dönüştürmeye başlıyor. Bir araya gelen ve örgütlenen, yaşanan sorunların bireysel olmadığını fark ederek toplumsal çözümler üretmeye çalışan yurttaşlara yönelen baskıyla birlikte insanın yalnızlaşması ve yaşadığının bireysel bir başarısızlıkmış gibi anlaşılması hedefleniyor. Çünkü kişi, sorumluluğu ancak kendisinde ve çevresinde görürse, içine kapanırsa, sistemin ve iktidarın sorumluluğunu sorgulamayı bırakacaktır.

Dış politikanın da iç siyasetin de güvenlik ekseninde ilerlediği bir dönemde devletin kişinin temel güvenlik duygusunu bile sağlayamıyor oluşu, yanıtlanması gereken temel çelişkidir.

Toplumun can güvenliği ve mal güvenliği konusunda endişe yaşadığı bir yerde hangi siyasetin gücünden ve başarısından söz edilebilir?

Bir kişi geleceğine dair güvence hissetmiyorsa, hastalıkta, aile kurmak istediğinde, çocuğunu yetiştirirken, işsiz kaldığında, işinde sorun yaşadığında hakkını arayabilme hakkının varlığını hissedemiyorsa, bunlar anayasanın mı sorunudur? Yoksa ortada hiç konuşulmak istenmeyen çok daha büyük bir sorun mu vardır?

Elbette, “sivil anayasa” denildiğinde fikir olarak bazılarının hoşuna gidebilir. Ama bugün siyasetin üzerinde askerin bir etkisi mi var? Hayır.

Ya da tartışması açılan anayasa değişikliği hakkında “sivil” derken insana, insan haklarına dair yönünün konuşulacağına dair bir işaret görüyor muyuz? Ne yazık ki hayır.

Peki anayasanın bu halini yapan asker miydi? O da hayır.

Anayasal düzeni ortadan kaldırmak üzere sistemsizlik inşa etmek aslında sivil darbenin kendisi değil midir? Kuşkusuz.

Sivil darbeyle rakiplerini yargı yoluyla etkisiz hale getirmeye çalışan bir rejimden demokrasi beklemek mümkün müdür? Hayır. Yoksa bir sis perdesi çekerek iktidarın ve sistemin sorunlarını konuşulmaz hale getirmek için kullanışlı fakat sınırlı bir tartışma açmak, tam da şüpheli bir zamanlamayla, seçim öncesinde suiistimalci anayasacılığı çağrıştırmakta mıdır? Kuşkusuz.